Ana içeriğe atla

bacanak bağları



köyümüz göç vere vere seksen dört kişi kalmıştı. sonraları seracılık başlayınca gidenler geri dönmüş, o günlerden beri de kimse saymaz olmuştu gelen gideni. 

bir dönüm seraya bir işçi yeter. buranın seralarının hepsi kaç dönümdür diye hesaplasan, nüfusu yaklaşık olarak bulursun.

seraların yanında, bir de eski bağlar vardır. gediz’in kıyısında. yunan’dan kalmıştır bize. ama söylemeyiz. havaların bozmaya başladığı ilkin rüzgârdan anlaşılır. gündüz esen yel akşamı serin yapar. ısınan havayı tutmaz ovada. yükseklere doğru süpürür. sonra ilk yağmur yağar. gediz’in mendereslendiği yarım adalardan birindedir bizim bağımız. aramızda “ada” deriz bağa, ada bizimdir. ilk yağmurlardan sonra sağanaklar başlar. gediz taşar. bağların toprağı incecik, killi alüvyonla kaplanır. toprak her sene yenilenir. büyür. ben çocukken suya daha yakındı ada. hatırlıyorum.

meyhanemiz yoktur. işçi bütün gün seranın rutubetinden yorulur. eti yumuşar. akşam ölü gibi yatar. güneş doğmadan uyanır, bir dönümden sorumlu olduğu alana gider. ağalar, beyler, mal sahipleri, mal sahiplerinin oğulları da içmek için ya kasabaya giderler ya seralara ya da bağ evlerine. senede birkaç defa da izmir’e.

biz, iki bacanak, meşgul adamlarızdır. yazın hem seralar vardır hem de bağlar. bağda kış işi çoktur. budama, gübreleme, ilaçlama kışın yapılır. ada’nın iklimi yumuşaktır. asma köklerine kolay kolay don vurmaz. bahar geldiğinde yine toprak havalandırılır, bakla ekildiyse toprağa gömülür, azot olur, askı, tel işleri yapılır, obur alınır.

pikniğe gitmek gibidir bizim için. iki aile gideriz. yaşları birbirine yakın, anne babalarını evlendikten hemen sonra kaybeden iki kız kardeş, iki bacanak, birer kız, birer oğlan; dört çocuk, bir de aileden miras, kız kurusu bir hala. iki arabaya doluşur, her mart bağa geliriz. kadınlar kış dağınıklığını toplar, tek göz bağ evine çeki düzen verirler. çocuklar etrafta koşuşturur. henüz yapraksız asmaların arasında saklambaç oynarlar. birbirlerine yılanın ıslak kil üzerinde bıraktığı izleri gösterip heyecanlanırlar. bir daha hiç bu kadar saf heyecanlanmayacaklarını bilmeden heyecanlanırlar.

biz, bacanağımla ben, asmaları budarız. bacanak iş yaparken ciddidir, gözünü yaptığı işten ayırmaz; çenesini kapar, işini yapar. uzun boylu, boyuna göre biraz zayıf, çalışmadığı zamanlarda neşeli ama hep ölçülüdür. sanki dünya ona ölçülerek verilmiştir. o da bu metrik sistemi kabul etmiştir ve her zaman anlaşmaya göre davranır. şakaları oturaklı, tersi pistir.

ben… insan kendini sınırlarını aştıkça tanıyor. her seferinde bir adım daha. acele etmeden geçilen her sınırda sınırının daha da genişlediğini görüyor. buna devam ettiğim zaman içimde pencereler açılıyor. sanki göğüş boşluğumda bir koru havalanıyor. bunun dışında, biri beni sevdi. sonra da ailesinin bütün işleri bana kaldı. bacanak da aynı durumda ama onun kendi ailesi de var. “benim hiç olmadı” derken bir anda oldu. aile sahibi oldum. çocuklarım oldu. toprak sahibiyim. sanki bir anda her şey beni sevmeye karar vermiş gibi.

***

acıkmıştık. biz iş yapmaktan, çocuklar sağda solda koşuşturup mutlu olmaktan. kadınlar acıkmaz.

küçük tüpün ateşinde pişmiş çığırtmadan yedik. yoğurt, ekmek, kola, fanta, çoban salatası. herkes çok acıkmış olacaktı ki önce yalnızca yemek yedik. konuşmaya ancak ilk doyma sinyalleri beynimize gittiğinde başlayabildik; çünkü mide böyle çalışıyormuş. ben her söylenene inanan bir insan olarak bu tür bir bilgiyi sorgulayamazdım bile. mecburen, öyle de yaptım.

hala: çok toprak tutmuş mu bu sene bağ?

ayşen: çok yağmadı ki hala bu sene.

hala: o da doğru ya? kafa mı kaldı kızım bende? kocadık.

sedef: hala bırak ya, “geçen sene esma’ların düğününde kim ne taktı” desem, gramına kadar sayarsın.

hala: bak, köpeğin maskarası olmuşuz işte.

ayşen: valla bence doğru söylüyo hala, sen gömersin hepimizi.

“eee, hala, birer toprak küreğini alırız artık” dedim.

bacanak bile güldü. sonradan bulduğum bu ailede neden sadece o güldüğünde bir şey yerine oturmuş gibi oluyordu. onu kimin yerine koyuyordum? huysuzluğunun üzerinde olduğu günlerden birinde, kasabada içerken, ben de biraz can sıkmıştım gerçi, “bacanak” dedi “senin sorunun ne biliyo musun? şehirde fazla kalmışsın sen. acayip düşünceler var sende”.

“hayırdır bacanak ya” demiştim kadehine vururken, “niye yükseldin sen böyle?”

“köy yeri birader burası, şehirdeki andavallar gibi kendine sorular falan soruyorsun. su akıyor mu, bağlar yerinde mi, bağda, evde hastalık var mı? su akıyor, bağ orda, hastalığımız yok çok şükür. neydi senin o adam? o… ‘kendinin en iyisi’ falan diyen eleman?

“platon.”

“e tamam, olmuşuz işte platon.”

platon’a “eleman” diyordu ama hatırlıyordu. anlamış olmak canını mı sıkmıştı? o da mı mutsuzluktan ölüyor ve sebebini bilmiyordu? aklına bu soruları soktuğum için mi bana kızgındı yoksa bu sorularla birine afiş olduğu için mi?

hatıram canımı rakı çektirdi. “birer kadeh içer miyiz be bacanak” dedim gülmesinden yüz bularak. “aaa, bizim canımız patlıcan mı” dedi ayşen. “arabaları kim kullanacak o zaman” diye araya girdi bacanak, “adamın canı birer kadeh rakı çekti kırk yılın başında.”

dün içmiştik.

“isterseniz siz de için” diye devam etti; keyfi yerindeydi, “burada kalırız gece hep beraber.”

“aaa, olur mu ayol öyle şey” dedi hala, “köylü müyüz biz?”

***

anne babamın kim olduğundan çok “beni o metruk eve bırakıp giden insanlar kimdi” diye düşünüyordum; neye benziyorlardı; kendime bakıyordum, hiç fena değildim. sokağa bırakılacak bir tipim yoktu. bana bakan biri annemle babamın sağlıklı, güzel insanlar olduğunu düşünebilirdi. şartları düşündüğümde, hep ekonomik olduğuna inanmıştım, bakımsızlıktan çok önce yaşlanmış görünüyor olmalılardı ama bana kalırsa yalnızca pistiler. yıkanıp yunsalar, bayramlık kıyafetlerini giyseler, insan oldukları anlaşılırdı. şimdi, burada böyle mutlu olmak, hâli vakti yerinde olmak kendi kendine alınmış bir intikamdı. hiçbir şey yapmadan, şans eseri buradaydım.

“o zaman bu gece burdayız” diyerek yerinden fırladı sedef, “ben bu muhabbete içerim.”

hafta içleri, geceaşırı kasabadaysak da haftada bir günümüzü eve ayırırdık. bazen cuma, bazen cumartesi geceleri sofra kurulur, herkes payına düşeni, yani içebildiği kadarını içerdi. şimdi hepimiz hala’ya bakıyorduk.

“kız, üst üste mi yatacağız burada?”

“bunlar kıyıdaki çardakta yatsın bu gece, örtündüler mi hiçbi’şey olmaz. zaten sabaha kadar içer bunlar artık. biz de nasiplenelim aradan.” diyerek ayağa kalktı ayşen, sofradan bir şeyler kaldırmaya, bir şeyler kesmeye, sofraya bir şeyler taşımaya başladı. bacanak hoparlöre bağlanmaya çalışırken sövdü, mırıldandı, ahmet, benim oğlan, elinden hoparlörü kapıp “buraya dayı ya, buraya” dedi.

ayşen’le sedef’in rakıları da masaya gelince geleneksel meclis tamamlandı, hala kendi köşesine çekildi, çocuklar son enerjilerini de tüketmek için kapının önününe çıktılar, sesleri dışardan içeriye ulaştıkça insan yaşamında ender rastlanan o saf mutlulukla doluyordum. kadehler tekrar tokuştu, şerefeler çekildi, bacanağın açtığı şarkı şakalarımız arasında bir duyuluyor, bir kayboluyordu.

***

neden sonra, kafalarımız iyice bir güzel olduktan, çardağa çıktık bacanakla. kadınlar, çocuklar, hala çoktan uyudu. gediz’in usul sesi, hafif bir esinti, sert bir soğukta oturduk, içmeye devam ettik. şişeyi, kadehleri, suyu, sigara paketlerini de yanımıza almıştık. şişede kalanla iyice sarhoş olur, sızardık.

- içim sıkılıyor be bacanak, dedi sigarasını yakarken.

elleri sigara yakarken çok güzel görünür. rüzgâr olmasa bile kas hafızasıyla sigarayla çakmağı avuçlarının içine alır. kafası yana doğru kaykılır. ay ışığında, parmaklarının arasından sızan ışıkta bir anlığına parlayıp sönen bir tabloya dönüşmüştü şimdi. dokunmamın yasak olduğu, kemikli, ince, uzun parmakları vardı ve ilk defa sıkıldığını duyuyordum.

- “hayırdır” dedim gerçekten merak ederek, “sen böyle konuşmazsın hiç?”

- yapmam gereken bir şey var da yapmıyormuşum gibi. nasıl anlatılır bilmiyorum ki… sanki sonunda yapmadığın için çok pişman olacağın bir şey gibi. 

kalbim hızlanmıştı. biz aşıklar böyleyizdir. her türden durumu bir işaret olarak görmeye eğilimli. bir tür hayatta kalma stratejisi. yoksa arada sırada düştüğümüz umutsuzluklar bir süre sonra aşkımızı da öldürürdü. birden fazla ölüm bir hayat için çok fazla.

- yapmadığın için pişman olmak. bunu çok düşündüm bacanak. ölmeden hemen önce bu düşünceye kapılmak, cehennem böyle bir şey olmalı.

- yangına körükle git demedik be abi sana. önce bi-iki avutur insan. en son söyleyeceğini en başta dedin gene.

- ne bileyim, sarhoşum epey, ne dediğimi mi biliyorum ben.

- ben de öyleyim, bakma sen bana.

“ne olduğunu biliyor musun ki?” diyerek üsteledim. alkol kendimi tutma duvarımı çokan yıkmıştı. bir yandan rakı içimi yakıyordu, bir yandan heyecan. kalbim ağzımda atmaya başlamıştı. havadaki elektriği hissettiğiniz o anları bilirsiniz. yalnızca birinin harekete geçmesinin yeteceği ama kimsenin hareket etmediği o anları. bunu hepiniz birkaç sefer yaşadınız. çok eskiden. belki dün. gediz’in akan suyuna bakıp iç çektim. tarih yazılmaya başlamadan çok önce bile akıyordu. her an başka bir nehirdi ama biz aynı suda yıkanmaya devam ediyorduk.

“yok, bilmiyorum” diye cevap verdi biraz düşündükten sonra. o kısacık aralıkta ne düşünmüştü? aslında bildiği hâlde söyleyemediği o şeyi mi? yoksa gerçekten bilmiyor muydu? keşke kafasının içinde olabilseydim. şu anda ne düşündüğünü bilsem harekete geçebilir miydim? karılarımızı düşündüm, çocukları... onlar buradayken böyle bir şey yapmak hakkaniyetli miydi? kimseye haksızlık etmeden, aynı zamanda da pişman olmamak mümkün müydü? belki birer kadeh daha içersek cevabı bulabilirdik diye düşünüp yarısı dolu bardağı kafama diktim. “ne yaptın bacanak ya” dedi şaşırarak. “amaaan” dedim, “ölümlü dünya, boş ver.”

fondiple boşalmış kadehimi doldururken bu sefer bardağı kafasına dikme sırası ona geçmişti. “amaaan” diye tekrar etti kadehini uzatırken, “doldur!”

doldurdum. kadehleri tokuşturduktan sonra ikimiz de büyükçe birer yudum aldık. alkol egomu tamamen yok etmişti. artık yalnızca aşık, cinsel bir hayvandım. sigara paketim elinin hemen yanında duruyordu. pakete uzanırken parmak uçlarım elinin üzerine çarptı. ondan sonrasını yaşamım boyunca aklımda tutacaktım. sanki yalnızca bunu hatırlamak için yaşayacaktım.

***

ateşin yanması için üç şey gereklidir. ısı, yakıt ve oksijen. havada yeterince oksijen vardı. yeterince ısınmıştık. aynı zamanda yakıt da bizdik. böyle bir durumda yanma kaçınılmazdır. buna yangın üçgeni denir. geride kalan günler boyunca bu hatırayı o kadar çok tekrar ettim ki artık bir film gibi izleyebiliyorum. birbirimize baktığımız, hem asırlarca hem de yalnızca bir an sürmüş o bakışmamız. birbirimizi gerçekten, ilk defa gördüğümüzü anladığımız o an. gerisini bedenlerimiz çözmüştü. iki etin birbirini arzulaması dünyanıni en güçlü bağıymış.

***

sabah sedef’le ayşen’in bağırışlarıyla uyandım. uyuyalı sadece bir iki saat olmuş olmalıydı. hâlâ sarhoştum. nerede olduğumu anlamaya çalışırken gecenin mahcubiyetini duymaya başlamıştım bile. ne olduğunu anladığımdaysa hiçbir mahcubiyetim kalmamıştı. yalnızca ömür boyu sürecek bir yas.

kıyafetleri suyun kıyısında duruyordu. hepsini bir sarhoşun özeniyle katlayıp düzgünce üst üste koymuştu. aramalar bir hafta boyunca sürdü. yüzmeyi bu suda öğrenmişti. gidebildiği yere kadar yüzdüğüne emindim. aramalar bittiğinde geriye yalnızca kıyafetleri kalmıştı.

dünyaya karşı hiç yalan söylemediği bir gece, soyunarak suya atlamıştı.

neden böyle yaptığını benden başka kimse bilmiyordu.



 

Yorumlar

PoP

kalp krizi belirtileri ve kısa açıklamaları

toz ve kilittaşlar arasında, ormana uzak ışıklar altında otobanlarda hayvan leşleri, devlet dairelerinde çürümüşlük ve uyuşma salyangozları rengarenk boyadım, artık hepimiz daha da perişanız. "kalp krizinin neden olduğu göğüs ağrısı bıçak gibi giren bir ağrıya benzetilebilir. sanki göğsün ortası sıkılıyor ya da üzerine baskı uygulanıyor gibi hissedebilirsiniz. bu ağrı 3-4 dakika sürebilir, ara ara geçip tekrar geri gelebilir. göğsünüze bir gece yaşlı bir öküz oturabilir." sabahları yılgınlık belirliyor ve otobüslere tutunmuş milyonlarca el arasında tırnaklarından fışkırıyor ne iş yapmadığın bu da birleştiremiyor bizi gözünde çapaklarla uyanıp evden fırladığın bir sabah yaklaşmakta olduğun mesai oyalarken günlerini adımlarınla katıldığın medeniyetler tarihi kaldırımlarda açtığın belli belirsiz çiçek yüzünün gezegende açtığı uykulu yara kendin için hiç düşünmediğin şeyler gelip duruyor kapına atak, kaygı, bir miktar bulanma kira, aidat, sgk ke...

dua

-epidermisten evrene yayılan küçük deri parçalarını düşün gövdenden parçalanıp ufalanarak dünyaya karışan tozdur o yıldız tozu, insan tozu, canlı ve ölü toz hiçbir fark yok aralarında yeterince temele indiğinde her şey cansızdır- her hafta en baştan tekrarlanan bir pazartesi olarak yeryüzüne neredeyse dik bir açıyla halısahalardan, ıstakalardan, erkek kokulu oyun salonlarından uzakta yaşamış bir hayvan olarak hayaller, olmayacak projeler ve her daim kolpa bir doğaya yerleşme düşüncesiyle bazan sokaklara, kaldırımlara, taşıtlara ve bankalara düşman bir tavırla bazan bir markayı ayaklarıma denerken bazan yüzündeki ıslak maskeyi ve gözyaşarmış gözlerini daha çok severek, -dua eder gibi, çok kullanılmış dudaklarımı küfredip ışık hızının bir oyunu yüzünden bir saniyenin birkaç milyonda biri boyunca gözlerinin geçmişinden öpüyorum- rutubet ve kömür kokulu gecekondularda cigara kovalamayı özleyerek uzun süredir görüşmediğim bir dostun içimde bıraktığı tedirginlik ama özle...

Dış Güçler: Bir Pazar Akşamı Rastladım Size

Dünyanın bütün pazarları birbirine benziyor. Tanrı haftanın günlerini yaratırken tek bir pazar yaratmış ve onu bir kere kopyalayıp sonsuz kez yapıştırmış gibi. Ama o Pazar hayatımda yaşadığım en tuhaf ve bu yüzden tek farklı pazardı. O Ses'i izliyordum, Sema banyoda saçlarını kurutuyordu. Sehpadaki şarap kadehine uzanırken bir anda onları orada gördüm. Her sağlıklı insan gibi yerimden sıçrayıp çığlık attım. Çığlığım bittiğinde fön makinesinin sustuğunu fark ettim, Sema  salon kapısında elinde fön makinesi ile dikiliyordu. Ağzı şaşkınlıktan yarım açık kalmıştı. Gözlerini odadaki iki kişiden ayıramıyordu. “Siz, siz…” diye kekeledim ve sustum. “Siz” dedim tekrardan gücümü toplamaya çalışarak, “n... ne… ne zaman girdiniz buraya?” “Halı için geldik” dedi kadın, adamla birlikte gülümsediler ve devam etti, “şaka, biz hep buradaydık.” Sesinde belli belirsiz bir aksan var gibiydi. Sema  elinde fön makinesi, arkasında fön makinesinin kablosunu sürükleyerek yanıma geldi. Odadaki insanlar...