Ana içeriğe atla

Nalan’ın Boşluklarını Doldurmak

Hava çok sıcak. Bir on gün daha sürecek diyorlar. İnsanlarla birlikte vapurdan indim, kimisi tanıdık, kimini ilk kez görüyorum. İnsanlar arasında bir insan olmak derken aslında seni düşünüyorum Nalan. 

Nalan ve senin imkansız boşluklarından söz etmek istiyorum. Nalan’la Nalan arasındaki boşluklardan.

Reklamın iyisi kötüsü olmaz Nalan. Bırak, insanlar seni konuşsun. İçindeki boşluktan bir billboard yapıp şehrin ana arterlerine, seni en çok görebilecekleri noktalara dikelim. Belki bir totem, belki bir bina giydirme, led paneller, 3d efektlerle hem boşluklarını değerlendirmiş oluruz hem de boşluklarını doldurmuş. Seni reklamdan bir heykel yapıp şehrin meydanına dikmeliyiz. Hem bir heykel için ne derler bilirsin, o bir boşluğu değerlendirmektir.

Öyle ya, senin bütün gün dolan ve boşalan, dolan ve boşalan ve artık gece yarısını biraz geçince sabaha kadar bomboş kalacak bir meydandan ne farkın var? Nalan bir meydan. 

Asla dolmayacak ama akışın da asla kesilmediği, mümkün ama gereksiz bir kap, elbette bir meydanı tanımlayabilir. İşte sen de bu meydan-kap gibisin Nalan. Ancak meydanı dolduran insanların, bir fikir birliği içinde meydanı terk etmemeye karar verdiği an bir anlamı olmaya başlayan bir meydan gibisin. Oysa senden hep geçerler Nalan. Geçip giderler. Geçip gittiler. Geçici ikametler, fazladan bürokrasi, kurumların sevimsiz koridorları… İçindeki boşluk hepsine benziyor Nalan. Bakımsız ama ciddi, dağınık ama her şeyin yeri belli.

Peki ya hatıralar? Onlarla aran nasıl bu aralar? Kendinin zirvesine çıktığın o mevsim geçişlerini özlüyor musun? Hava sıcaklığının insan yaşamına en uygun olduğu, sabahı serinleten taptaze bir esintiyle, her şey yolundayken yürüdüğün o boş sokakları? Boşluk bir tercih değil bir yönelimdir Nalan. En baştan karar vermemek gerekiyor. Bu, sevimli, hoş bir sokağı, önyargıyla kirletmeye benziyor. Sen öyle bir insan mısın Nalan? Bir sokağı önyargı ile dekore edecek, sonra da gözünün önündeki hüsrana bakıp kederlenecek?

Senin içinde bütün geçmiş sokaklarına yer var Nalan. Begonvilli, kedili, birilerinin hâlâ inatla çiçekler ektiği, sardunyalar çoğalttığı, balkonlarında muzip ama mutsuz kadınların sigara içtiği, aynı senin gibi… Nalan? Dünyanın bütün kadınları aynı senin kadar Nalan ama sen bir Aşırı-Nalan. Şimdi bütün bunları alıp, bir basınçla bastırıp, içinde yeni hatıralara yer açmaya çalışırken yarattığın yeni boşluğun bir anlamı var mı Nalan? Boşluğuna kaçak katlar çıkmanın? İmar affı gibi kendini affetmeye çalışmanın. Oysa hatıralar, en azından hoş olanlar, uçuşmalıdırlar. Nalanlar ve hatıralar, evet, onlar uçuşmalıdırlar.

Sahi Nalan, kaç kişiyi sevmiştin sen? Kaçının hakkını verdin severken? Kaçı kendi gitti, kaçını sen kaybettin? Ama sen içindeki boşlukta, bir yerde hep hissettin, aşk denen kısa ömürlü canlının cesetlerini bu yüzden boşluğunun en müstesna yerine defnettin. Sonsuz bir cenaze töreni, evet, metalin toprağa saplanırken çıkardığı o tekdüze, kırçıllı, tuhaf sesin yankılarının asla susmayacağını sezmiştin. İçindeki boşluğa şekil veren cesetlerin. Peki ya fikirlerin Nalan, peki ya fikirlerin?

Gençlik ateşlerinde dövüp değer verdiğin, dünyayı değiştirmek istediğin, aklını, omzunu, yüreğini verdiğin fikirlerin şimdi ayrı, özel bir bölmede duruyorlar. Bir anarşistin, kamu koridorlarında 657’ye tabi bir memura dönüşmesini hazmedemedin. İçindeki o boşluğun, bir fikre ve bu fikrin geçmişine, bu fikir uğrunda ölenlere bir ihanet olduğu, bazılarının buna büyümek dediği, Artemio Cruz’ların her gün yeniden dirildiği yenik ama yolunda bir ordu. O fikirden kalan boşlukta yapacak bir şey yoktu, hobiler edindin, saksılar doldurdun, dans kursuna gittin, seramikler boyadın, sarhoş oldun… Kendine gel Nalan, üç kuruş paraya sattığın bir fikrin seni kanser edeceğini nereden bilebilirdin? 

Ah Nalan, biliyorum, içindeki edepsizi de özlüyorsun zaman zaman. Zaman zaman Nalan, zaman zaman değil bir Nalan.

O parmakların, o organların, o duyguların içini nasıl da hoplata hoplata doldurduğunu hatırlamıyor musun Nalan? Odalarda, yataklarda, kanepelerde, mutfak tezgahlarının üzerinde, masalarda, arabaların arka koltuklarında, dışardan bakınca vulvayla vajianın farkını bilmeyen, içerden bakınca çok da önemli hissettirmeyen o muhteşem boşluk doldurucular. Ağzını, ellerini, arkanı ve önünü sanki çoğul bir canlıymış gibi tek başına aynı anda dolduran o adamlar?

Toy oğlanlarla gençlik yiyişmelerin, parklarda bir aşığın ağzıyla, diliyle öpüşmelerin, sinema salonlarında parmaklarla yüzleşmelerin? Onlar neredeler şimdi Nalan? Sen neredesin? Arada içindeki boşluğun meydanlarında, ara sokaklarında denk geldiğin o sikten yapılmış boşlukları nerede kaybettin? Ah Nalan, kaybettiklerinin doldurduğu bu boşlukla daha ne kadar yürüyeceksin?

Ya da boşver hepsini, biz en iyisi içindeki boşluğa bir isim verelim, Nalan olsun boşluğunun ismi, ona Bir Nalan Boşluğu diyelim.


 

Yorumlar

PoP

kalp krizi belirtileri ve kısa açıklamaları

toz ve kilittaşlar arasında, ormana uzak ışıklar altında otobanlarda hayvan leşleri, devlet dairelerinde çürümüşlük ve uyuşma salyangozları rengarenk boyadım, artık hepimiz daha da perişanız. "kalp krizinin neden olduğu göğüs ağrısı bıçak gibi giren bir ağrıya benzetilebilir. sanki göğsün ortası sıkılıyor ya da üzerine baskı uygulanıyor gibi hissedebilirsiniz. bu ağrı 3-4 dakika sürebilir, ara ara geçip tekrar geri gelebilir. göğsünüze bir gece yaşlı bir öküz oturabilir." sabahları yılgınlık belirliyor ve otobüslere tutunmuş milyonlarca el arasında tırnaklarından fışkırıyor ne iş yapmadığın bu da birleştiremiyor bizi gözünde çapaklarla uyanıp evden fırladığın bir sabah yaklaşmakta olduğun mesai oyalarken günlerini adımlarınla katıldığın medeniyetler tarihi kaldırımlarda açtığın belli belirsiz çiçek yüzünün gezegende açtığı uykulu yara kendin için hiç düşünmediğin şeyler gelip duruyor kapına atak, kaygı, bir miktar bulanma kira, aidat, sgk ke...

dua

-epidermisten evrene yayılan küçük deri parçalarını düşün gövdenden parçalanıp ufalanarak dünyaya karışan tozdur o yıldız tozu, insan tozu, canlı ve ölü toz hiçbir fark yok aralarında yeterince temele indiğinde her şey cansızdır- her hafta en baştan tekrarlanan bir pazartesi olarak yeryüzüne neredeyse dik bir açıyla halısahalardan, ıstakalardan, erkek kokulu oyun salonlarından uzakta yaşamış bir hayvan olarak hayaller, olmayacak projeler ve her daim kolpa bir doğaya yerleşme düşüncesiyle bazan sokaklara, kaldırımlara, taşıtlara ve bankalara düşman bir tavırla bazan bir markayı ayaklarıma denerken bazan yüzündeki ıslak maskeyi ve gözyaşarmış gözlerini daha çok severek, -dua eder gibi, çok kullanılmış dudaklarımı küfredip ışık hızının bir oyunu yüzünden bir saniyenin birkaç milyonda biri boyunca gözlerinin geçmişinden öpüyorum- rutubet ve kömür kokulu gecekondularda cigara kovalamayı özleyerek uzun süredir görüşmediğim bir dostun içimde bıraktığı tedirginlik ama özle...

Dış Güçler: Bir Pazar Akşamı Rastladım Size

Dünyanın bütün pazarları birbirine benziyor. Tanrı haftanın günlerini yaratırken tek bir pazar yaratmış ve onu bir kere kopyalayıp sonsuz kez yapıştırmış gibi. Ama o Pazar hayatımda yaşadığım en tuhaf ve bu yüzden tek farklı pazardı. O Ses'i izliyordum, Sema banyoda saçlarını kurutuyordu. Sehpadaki şarap kadehine uzanırken bir anda onları orada gördüm. Her sağlıklı insan gibi yerimden sıçrayıp çığlık attım. Çığlığım bittiğinde fön makinesinin sustuğunu fark ettim, Sema  salon kapısında elinde fön makinesi ile dikiliyordu. Ağzı şaşkınlıktan yarım açık kalmıştı. Gözlerini odadaki iki kişiden ayıramıyordu. “Siz, siz…” diye kekeledim ve sustum. “Siz” dedim tekrardan gücümü toplamaya çalışarak, “n... ne… ne zaman girdiniz buraya?” “Halı için geldik” dedi kadın, adamla birlikte gülümsediler ve devam etti, “şaka, biz hep buradaydık.” Sesinde belli belirsiz bir aksan var gibiydi. Sema  elinde fön makinesi, arkasında fön makinesinin kablosunu sürükleyerek yanıma geldi. Odadaki insanlar...