Ana içeriğe atla

Kayıtlar

metafor cinayetleri

telefonun sesini duyup gözlerimi açtım. uzandım ve kulağıma doğru götürdüğüm aralıkta ekrandaki saat simgesinin altında sıfır üç elli sekiz rakamlarını gördüm. telefonu saat üç elli sekizde sürekli çalan birisi olarak buna şaşırmamıştım. iki elli dörde ya da bir onsekize de şaşırmazdım. bir metaforun ne zaman öleceği ve cesedinin ne zaman bulunacağı hiçbir zaman belli olmuyordu. yıllar içinde belli olduğuna kanaat getirdiğim tek bir şey vardı, o da tüm metaforların gece öldüğüydü. ölmek için gün ışığını doğru bulmuyor gibiydiler. sanırım onlar da herkes gibi güneş belli bir açıdan düşerken ölmek istemiyordu. *** basmane’nin arka sokaklarında, oteller sokağı ile agora arasında bir yerlerde, büyümekle ilgili bir metafor ölü bulunmuştu. 38 yaşındaydı. erkekti. ilk kullanıldığında sene iki bin seksen üçtü. avangard birkaç tipin kullandığı bir şey olarak dolaşıma girdi. onu bir deneyde kullanan bir şair ise istediği sonuca ulaşamamıştı. araştırmaları gerekli yatırımı almadığı için ...

mutsuzluk

sevgilim dünya çok sıkıcı bir yer sevgilim sıkıntıdan ölmemize ramak kala film başlıyor sevgilim erteliyoruz hiçbir şeyi yok bir yenisi gitmelerin senin dudak bükmelerinden artıp benim kaybetmeye mahkum zarlarıma konan: zar atmak ilk belirtisi kaybetmenin   ve uyanmak kabul etmek yeni günü - siz de bir lira farkla biraz daha insan üç taksitle biraz daha mutlu on yıl vadeyle kocaman ve daha sarışın bir aile olabilirdiniz, diyordum hiç şüphesiz bir eleştiriye girişti bu senin dipnotlarından artıp benim satırlarıma sızan yazmaya başlamak: kabul etmek asla anlatamayacak olmayı açılmış ve henüz kapatılmamış bir parantezdin sen açılmış ama kapanacak bir kesik katlanılamaz bir pazar büyüyordu içinde varlığını kanıtlayacak bir formül yoktu bir formül yaşadığının belirtisi olarak can sıkıntın vardı biraz kemerli bir burnun ama yine de güzelliğin kanının içinde akması saçlarının uzaması ve tırnaklarını yemen vardı görünürde hiçbir sorun yo...

Dış Güçler: Bir Pazar Akşamı Rastladım Size

Dünyanın bütün pazarları birbirine benziyor. Tanrı haftanın günlerini yaratırken tek bir pazar yaratmış ve onu bir kere kopyalayıp sonsuz kez yapıştırmış gibi. Ama o Pazar hayatımda yaşadığım en tuhaf ve bu yüzden tek farklı pazardı. O Ses'i izliyordum, Sema banyoda saçlarını kurutuyordu. Sehpadaki şarap kadehine uzanırken bir anda onları orada gördüm. Her sağlıklı insan gibi yerimden sıçrayıp çığlık attım. Çığlığım bittiğinde fön makinesinin sustuğunu fark ettim, Sema  salon kapısında elinde fön makinesi ile dikiliyordu. Ağzı şaşkınlıktan yarım açık kalmıştı. Gözlerini odadaki iki kişiden ayıramıyordu. “Siz, siz…” diye kekeledim ve sustum. “Siz” dedim tekrardan gücümü toplamaya çalışarak, “n... ne… ne zaman girdiniz buraya?” “Halı için geldik” dedi kadın, adamla birlikte gülümsediler ve devam etti, “şaka, biz hep buradaydık.” Sesinde belli belirsiz bir aksan var gibiydi. Sema  elinde fön makinesi, arkasında fön makinesinin kablosunu sürükleyerek yanıma geldi. Odadaki insanlar...

Kurgusal Bir Günlük Denemesi - Palmiyelerin Altında

1981 1981… Ne vardı bu yılda? Eski dondurmaların tadı? Yoldan geçen haşlanmış mısırcıyı tanımak? Yazlık akşamları? Son komşuluklar..? Çay bahçeleri? Fuar zamanı? Hayır, bunlar değildi. Sanırım aradığım şey içi boş bir nostalji avuntusu değildi. Geçmişin hiçbir zaman şimdiden daha iyi olduğuna inanmıyordum. Hiç şüphesiz gelecek de şimdiden daha iyi olmayacaktı. Sadece olacaktı. Her zamanki gibi. Aslında olanlar daha çok tüm dünyanın yine bir değişimin eşiğinde olmasıyla ilgiliydi. Soğuk Savaş birkaç yıla bitecekti… Yaz saati uygulaması ilk kez Sovyetler Birliği'nde de hayata geçirildiğinde tarih 1 Nisan 1981’di. Daha sonra, dünyanın ilk ve tek bireysel terör örgütü olduğu anlaşılacak olan    Mehmet Ali Ağca, Papa II. Jean Paul'e karşı suikast girişiminde bulunduğunda ise takvimler 13 Mayıs’ı gösteriyordu. Bir yandan Kaliforniya'da ilk AIDS vakaları başlarken -3 yıl sonra Michel Foucault’yu da öldürecekti- dünyanın diğer ucunda İsrail, Golan Tepeleri'ni ...

Z raporu

Bir sıkıntı anında sayıklanmış Aynı dilde unutulmuştur amen, amin, aman Plastik em soru solu gen tüket Gel biraz da şuralarımda ağla Sandığını önüne kadar getirdim İçinde anıların ve öyle sandıkların: İçime çiçek ekme Sonra sulamayı abartıyorsun Çiçek çürüyor sonra içimde çürük çiçek kokusu bırakıyorsun Bana yemekler yediriyor gözlerini belirtiyor bana temiz yataklar ayarlıyorsun: Uyanıyorum ve kabul ediyorum sefaletimi: Ben bir burkulmanın anısıyım Yanlış atılmış bir yazı-tura Bir çekilmenin vaadi Bir türlü hatırlanmayan adım Olmama bir bahane yok Günün sonu akşam Başka bir şey bilinmiyor hakkımda Bir gülmenin son anları Yumuşak bir geçiş Fırça izlerini ustalıkla yok ediyorum Artık üslubumdan da tanınamam Sildirdim dövmelerimi Beni bir başkasından ayıracak ne varsa Bir tehlike anında kalbim kırılmasın için ikna olmak üzere olan biri varsa: Gülüşü tutuyorum iknayı durdurdum kendimi atıyorum bu hesaplamadan Sonuç sıfırdan biraz fa...

Semih Özakça, Nuriye Gülmen ve Ahmet Güntan

Semih Özakça ve Nuriye Gülmen ölmek üzere. Bunu hepimiz biliyoruz ve onları vazgeçirmenin mümkün olmadığı artık çok açık. Oldukça sert olduğunu biliyorum ama şu andan itibaren bıraksalar bile bedenlerinde ömür boyu sürecek izler bırakacak bu eylem. Açlık grevi nedeniyle ölmek üzere olan iki insan varken, açlık grevi üzerine felsefe yapmak, Gülmen ve Özakça'ya akıl vermek benim açımdan ahlaksızlıktır. Ama bu ahlaksızlık da yetmiyor artık bize. Artık gizleyemediğimiz bir öfkemiz var çünkü. Bazen bir haberin veriliş şekli üzerinden ortaya çıkabiliyor bu dizginlenemez öfke: Artık onlara kızıyoruz çünkü onlar bu eylemle büyüdükçe biz küçülüyoruz. Onların bedeni küçülerek büyüdükçe biz daha da küçülüyoruz. Benzetme için kusura bakabilirsin Ahmet Güntan. Sabahtan beri bir şey yemedim. Açlıktan olabilir. ** Keyfi yerinde insanların ölüm orucu/açlık grevi rahatsızlığı diye bir şey var. Yaşamı kutsamak üzerinden hareket eden sefil bir durum aslında. Hangi yaşam? İktidarın sonsuz...

danimarka krallığında solgun bir gül

  işte buradayız ve başka hiçbir yerde değiliz. imlâ ve konuşma dili arasına sıkışmış, ve bundan şiir yapmaya çalışıyoruz. burada olduğumuzu ve başka bir yerde olmadığımızı, gökyüzünün ve denizin aslında mavi olmadığını, gözle görülebilir şeylerin gözle görülemeyen şeylerden daha az olduğunu, bir ışık tayfının başka bir ışık tayfına söz geçiremeyeceğini, görünenlerin hiç de göründüğü gibi olmadığını ve aynı zamanda tam da göründüğü gibi olduğunu, söylemiş miydim? evet, sanırım bir kısmını anlatamaya çalışmıştım. çöl. serap. sen ne güzeldin ve dallar kırılıyordu ve sen duymuyordun, bir milyon kilometre ötede söylemiştim, yol o zaman da hiçbir yere gitmiyordu, yaprakları boşuna eziyordun, ve sen bunun tanrıçası, kötüler acı çekmez, kötüler acı çekmez fısıldayarak bitmez bir tespih çekiyordun karanlıktan, kül eşeleyip bir peygamber yontarken kendine kendinden, ve ben bunun tarih yazıcısı, sen bir yoldan hiç vazgeçmiyordun, belirli bir yoldan hiç geçmeyerek. kendi içinde sonsuz...

Çölden

Dik bir açıyla perdeleri açtım Duvarlar duruyor Coğrafya poğaça yiyor sabahları Yalnız bunun için Otur biraz çöl konuşalım diye Birazdan yataktan kalkacağım Çirkin ayaklarım ağır ağır alışacaklarlar dünyaya Babamdan kalkacağım Bunun için önce bir bıçağa ihtiyacım var Anne ben büyüyünce sezaryan olacağım Seninle bir gün Ege Denizi'nde de ölmek isterim Martılarla birlikte bir çılgınlık olarak olur Damlardan ve topraktan uzakta olur Normal bir yolculukta tadını çıkaracağımız turuncu ışıklar altında Gün batımına doğru plastik bir ördekle giderken Bu sevginin hiçbir anlamı olmadığını Yalnızca olduğunu ve ben demiştim diyerek son kez Sonra seninle bir gün koşmak isterim Giden bir canavarın ardından Çizilmiş yollar Mavi levhalar arasında Bizim oralarda havuz olmaz Dünyayı da gördüm Anladım bana göndermeye çalıştığı işaretleri Ve onun bize göre bir yer olmadığını Bütün bunlardan eksik bir harita çıkardım Yanlış anlamanın da bir patikası varmış Daha önce yürü...

umudu öldür, yalancı peygamberi öldür

Şu zamanda bir peygamber kolay yetişmiyor aslında. Herkes inanacak bir şeyler ararken, artık şiir diye bir şeyin olmadığını, bir zamanlar birkaç deneme yapıldıktan sonra bunun imkânsızlığının farkına varıldığını, o zamandan bu yana yapılanın da o şiire bir ulaşma çabası olduğunu, ya da en azından bir şeylere şiir diyebileceksek bile bunun yalnızca yolda olmakla ilgili olduğunu ve asla bir yere varılamayacağını anlamalıyız. Suyun ıslak olması, gökyüzünün bazı zamanlarda mavi, bazı zamanlarda kırmızı olması ve bunun da güneş ve dünyayı saran uçucu katmanlarla ilgili olması gibi. Bakkallar bu bilgi ve güneş ışığında yine de var kalmaya devam ediyorlar, en azından bir dahaki daha organize, üzerinde daha çok düşünülmüş bir kapitalizm saldırısına dek var kalma şansları var. Dünya elbet bir gün devasa ve tek bir avm’ye dönüşecektir. Ama şimdilik taşrada, ücrada henüz otomobil saldırısına uğramamış birkaç sokak efsanesinden bahsediliyor. Ne dünya o sokakları, ne de o sokaklar başka dünyal...

-ikiyüzyetmişüç

-ikiyüzyetmişüç “ Her cisimde – hatta buzda bile – bir miktar ısı vardır. Bu, herhangi bir cismin moleküllerinin süreksiz olarak hareket halinde olduğu anlamına gelir. Cisim ısıtıldığı zaman, moleküllerinin daha hızlı hareket etmesi için enerji verilmiş olur. Cisim ne kadar sıcak olursa molekülleri de o kadar hızlı hareket eder. Cisim ne kadar soğuk olursa molekülleri de o kadar yavaş hareket eder. Cismi soğutmaya devam ederseniz, öyle bir an gelir ki cisimde hiç ısı kalmaz ve bütün moleküllerin hareketi durur. Bu nokta «mutlak sıfır» diye bilinir.” didem’e bunu delirdim sonra bunu sonra bunu ne zaman başladı bu oda bu çerçeveler bu kırışıklıklar ben elimde olmadan gülümsediğim bir akşamı geri saramadığımı bunun bir çaresizlik olduğunu insanın bu çaresizlikten yapıldığını sen antik yunan erdemsizliğini ikibin beşyüz yıl içinde bir süs gibi taşıyabildiğini kas yaptığını acılarının. bir kapı çarpışıyla o kadar uzağa gidilmemeliydi bir ayağa kalkma...

şiir ne işe yarar?

bizler baştan kaybedilmiş bir ölümsüzlük ve sürekli bir hayatta kalma savaşının sivilleriyiz. mücadelesini verdiğimiz yaşam ve geri kalan her şey yenilgiye mahkum. yalnızca fizik yasaları gereği olarak da bu böyle. yalnızca insan ürünü olan şeylerin değil, bilebildiğimiz evrenin kendisinin bile ölüme yazgılı olduğu bir savaşın içindeyiz. en başta savaş meydanının kaybedileceği bir savaşın sivilleri. bu sebeple, şiir de kaybetmeye mahkum, ölmeye, yok olmaya yazgılı.  1. şiirin bir sürü sebebi olabilir. geleneksel dilin anlatmaya yetmemesi, ün isteği, yalnızca içten gelen bir dürtü, dünyayı değiştirme arzusu. bana en mantıklı gelen sebep ise, mesela yalnızca mümkün olduğu için var olması şiirin. gündelikliğin yetersiz dilinden bile bahsetmek istemiyorum. gün içindeki spontane konuşmalarımızı kaydetseydik dili nasıl da kırdığımızı, cümleleri nasıl da yarım bırakıp başka cümlelere geçtiğimizi ya da geçmeye bile gerek görmediğimizi anlayabilirdik. medeniyet vardır ve yalnı...