Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Karanlık bir gelecek bizi bekliyordu.

Salı günü öğlen, çekim ekibiyle birlikte yola çıktık. Her yerde bombaların patladığı, sokak ortasında insanların vurulduğu ve hesabının asla sorulamadığı kötü günler yaşıyorduk. Yolculuğumuz da çatışmaların yoğun olduğu Güneydoğu’ya, Diyarbakır’a idi. Birkaç yıl önce, Irak’a gidip gelen kamyoncuların para için aldıkları riskleri sorgularken, onlar kadar  olmasa bile, bu riski şimdi benim de alıyor olmam kafamı kurcalıyordu. İçimde sürekli olarak  tekrarlanan telkin ise “bana bir şey olmaz” temalıydı. Oysa olabileceğini biliyordum. Uzun süredir,  bahsettiğim bölgede, kırsalda kazı çalışmaları yapan hocamızın terörle ilgili olarak “Ben Şemdinli’de kazıdaydım; Kuşadası’nda dolmuşu havaya uçurdular, Avrupalılar öldü” sözleri de kafamda dönüp duran bir başka cümleydi. Bu cümle terörü tamamen istatistiğe ve şansa indirgiyordu. Yine de gerçek bir olay olduğu için güçlü bir ikna kabiliyetini de içinde taşımaktaydı. Dört kişilik ekiple, Türkiye’yi Diyarbakır’a kad...

bir yürüyen merdivene doğru

yer demir gök bakır west indies, kızıl elma, itaki, maçin! uzun yoldan gelmedin; insansın insanlar arasında. gülümseyin, çekiyorum. yalan devrimler vadettin, doğru. yalan ne ayakları yunduğun, sana da yalan devrimler vaadettiler, doğru. şehitler ölür, vatanlar bölünür, ezanlar susar, bayraklar iner, sınırlar silinir, sorun değil bu. - peki elindeki o şahane doğruyla ne yapacaksın şimdi? - yeni bir yalan bulacağım canım, çok mu zor bunu hiç sormamak şimdi? gülümseyin, çekiyorum. insan 35 yaşından biraz önce biraz liberalleşebiliyor, açıklanabilir bir şey bu, gençleri anlamak, siyaseti anlamak, insanların bunadığına tanık olmak, sevdiğin insanların değiştiğini görmek, şener şen'in saçmaladığına yetişmek, kutluğ ataman'ın 2013 haziran'ında ölümüne üzülmek. oysa idealizmin kısa tanımıdır; insan sevdiğini değiştirmez, bu yüzden sevmemeliyiz halkı. gülümseyin, çekiyorum. bitti mi, yok mu yol, mobius şeridi üzgün, labirentinin üstünü kapa...

et çürür kurt iner karanlık kıvrılır kurt çürür et iner karanlık kıvrılır karanlık çürür karanlık iner karanlık kıvrılır

- şimdi biraz eşyadan söz edeceğim, gardorbun karanlık tarafından, telefonun dil yaratığından, üç artı birin kör labirentinden, biraz iyi niyetlerden, biraz insanlardan ve onların sonlu süreksizliğinden. iki kaza'nın birleşme anından, metalin metalde ezilmesinden, kanın tükürükle karışmasından, plastiğin plastikte erimesinden; ateşten, nemden, küften ve hiçbir şey doğmadığını bundan da. akıllarında hep üzerinde çok düşünülmüş bir rüya motor çalıştı; nefes ve su buharı, ter bezleri ve er bezleri, ıslak kumaş ıslak saç ıslak deri, karıştı kokular birbirine, camlar buğulandı, dudaklar kıpırdandı, fark kalmadı geride, (leş gibi bir yağmur, zehir gibi bir kış, akşamüstü filan, günlerden bir gün, belki pazartesi) mavi dolmuş, mavi dolmuş, basit bir çalışmak meselesi. kalbimdeki kesik bu bu davranışların bu seyirmelerin altında yatan ölü su toprağın hemen üzerinde yanlış bir tanı daha kanser üçüncü evresinde anılarına haksızlık etmenin ya da hiçbir anlamı yok bu anda ...

Fotoğrafçı, İzleyici ve Etik Sorumluluk

Dijital Çağ ve Fotoğrafın Ölümü Bundan çok değil, yedi sekiz yıl önce, dijital fotoğraf makineleri hayatlarımızda yeni yeni yer kaplamaya başladığı sıralarda fotoğrafın ölümü ilan edilmişti. Fakat “zaten ölü olduğu” gibi eleştirilerin, ölüm konusunda saplantılı batılı entelektüeller tarafından sıklıkla yapıldığı fotoğraf hakkında bu kez yapılan “ölüm” eleştirileri, geçmiş eleştirilerin bağlamından ayrı olarak, fotoğrafın “ayağa düşmesi” ile ilgiliydi. Teknik anlamda hiçbir şey bilmeden, pahalı bir kameranın kılavuzluğunda fotoğraf çekebilmek aslına bakarsanız fotoğrafın kendisini değil, fotoğrafçıyı tehdit ediyordu: “Sıradan insanların fotoğraf çekmesinde asıl hayret verici olan şey ise, sıradan insanların da iyi fotoğraf çekebildiğidir. (...) Eğitimsiz insanların da icra edebildiği bir sanat, hatta bir eylem, kimde hayranlık uyandırabilir? Fotoğrafın demokrasi vaadi, daima onun kamusal tehdidi de olmuştur.” * Nitekim, şu sıralar fotoğrafın dolaşımda ne kadar dominant olduğu göz ön...

şehirmezar

yirmi bir eylül pazar bir fotoğrafın arkasından sana bakıyorum tarihi dişleyen karın ağrım yüzümü buruşturuyor buna rağmen bir başka düşün düşünü kuruyorum kadraja sığmayan uğursuz bir dünya hiç durmadan büyüyor son insan da öldüğünde gerçeklikten silinecek yüzün rahatlıyorum sana anlatmış mıydım bilmiyorum çok çalıştığım günlerden biriydi, ölüm düşüncesi ile rahatladığım günlerden biri, gece eve dönerken bir apartmanın önünden geçiyordum karoların arasından minik bir yanardağ gibi katı bir kanalizasyon akıntısının yeryüzüne taşmaya başladığını gördüm o an fark ettim altımızda boktan bir nehrin aktığını ve şehrin bunun üzerinde yükseldiğini. imzalamak istemediğim bütüm kağıtları imzalayıp çürümek istemediğim bütün odalarda çürüyüp olmayı istemediğim her şeyi olmayı başardığımda seksen santim ötemde dünyayla ayrıldığım duvar unutulmuşluktan bir adım yalnızca kullanılmış bir dilde fısıldıyorum olanları: şehirdar, yüzuzak, duvarmezar, o...

gönül dostu füsun

zaman zaman radyoda bir istasyon ararken birden arada bir yerde onun sesini duyacağım diye tedirgin oluyorum.  (flashback'ini yaşar ve geri gelip anlatmaya devam eder) 1999'da marmaris içmeler'de, köyiçi'nde yaşarken, dandik bir radyo yüzünden dinlemek zorunda kalırdım füsun'u. radyo sadece süper fm ve trt fm'i çekerdi. bütün gün trt fm sunucularının dingin seslerini ve düzgün türkçelerini dinlemekten beynim bulanınca, -okulda trt fm konseptinde konuşmaya başladığımı yakalayınca- süper fm açıp serdar ortaç terapisi yapar da kendime gelirdim. işte o sıralar tanıştım gönül dostu füsun'la. gönül dostu füsun'dan tüm gönül dostlarına giden şarkıları dinledim. kıştı. yağmur yağardı. elimde kahve pencereden dışarıya bakarken ve yağmur yağarken kendimi mutlu bir homo gibi hissetmeye çalışırdım; ama ne mutluydum, ne de homoydum. bu iki şans da doğarken alınmıştı elimden. belki de daha önce... ne diyordum. evet, füsun. yatakta nasıl olduğunu, hangi pozisyonu sev...

pippa bacca

pippa bacca'nın tecavüze uğrayışını ve öldürülüşünü dünyanın tam da şu anda başka başka yerlerinde gerçekleşmekte olan tecavüzlerden ve cinayetlerden ayıran, pippa bacca'nın yola çıkarken kendini simgeleştirmesi, pippa bacca'yı yola çıktığı noktada yok edip, onun yerine simgelediklerini koymasıydı. o, günlük kıyafetlerinin yerine beyaz gelinliğiyle yola çıkmıştı ve yürüyüşünün amacı barıştı. kendini barışın gözle görülür imgesi haline getirmişti. pippa bacca'nın tecavüze uğrayıp öldürülmesi, tam da bu yüzden, insanlığın suratına atılmış çok büyük bir tokattı. aydınlıkla karanlığın savaştığı fantastik hikayelerdeki gibi yola çıkan ve aydınlığın alegorisi olan karakter, ulaşması gereken yere ulaşamadan karanlığın alegorisi olan bir karakter tarafından yok edilmişti. pippa bacca bulunduğunda belki üzerinde artık simgekıyafeti bile yoktu; insanlara barışı bir kez daha hatırlatmak için yola çıkmış ve tam bir tersine çevrilmeyle insanın karanlık yönünü yüzlerimize vurarak yol...

maltepe mezarlığı

koro bu selvileri siz mi diktiniz beyler bu selvileri bu mezar yerlerine bu mezarlar hep böyle özene bezene bu taşları beyler iyi giyimli beyler bu duvarları bu yüksek yüksek duvarları ölüleri insanlardan korumak için mi hikaye bak şimdi, benim de kirli bir akvaryumum var öldürdüm sonrası balıkları ölmeden önce hatırlanmayacağım bir unutulma istiyorum bu benim en doğal hakkım hatırlanmamak iyidir çünkü biliyorum özet geçiyorum bak çok şanlı tarihini: çünkü dünyada çok kötü şeyler oluyor çünkü dünyada çok kötü şeyler oldu: birtakım iyi giyimli kötü adamlar tarafından -geceleri yalnız kaldıklarında ne yapıyorlar beyaz bir yastığa başlarını koyuyorlar- planlar yapıldı, hiçlik artırıldı, erkekler önce kadın ve çocuklar sonraya bırakıldı. dünyada çok kötü şeyler olacak. 1. insan hakları evrensel bildirnamesinin 14'üncü maddesine göre her birey istediğini unutabilme ve istediği zaman yine unutabilme hürriyetine ve her halk unutarak kendi ken...

türkiye'nin ruhsuzluğu

Kader ve keder kelimeleri birbirlerinden yalnızca iki harfle ayrılı yor . K eder kader gibi odanın orta yerinde, sessizce duruyor . Bu düşünceden bir adım geriye gidemiyorum; asla uzaklaşamayan, ama asla da yakınlaşamayan dairesel bir hareketle, merkezin etrafında dönüp duruyorum; Sisifos’la Odisseus’un eşsiz birleşimi. Yaşadığım ülke yalnızca yaşananlardan, yalnızca tutumlardan dolayı kederlenmemi değil, aynı zamanda bundan utanmamı da zorunlu hale getiriyor. Bir tür hiçe sayılmış insanlar ülkesi. Zaman zaman kendi ruhumda, yaşadığım ülkenin tüm çelişkilerini barındırdığımı fark ediyorum. Düşünce yapısı, ahlak anlayışı, dünyayı algılayışla gündeliklik içindeki davranışlar birbirini tutmuyor. İlkel duyguların saçma olduğunu, çoktan değişilmiş olunması gerektiğini, insanın bu tür duygulara karşı geliştirebileceği karşıdavranışların kişisel gelişim düzeyinde bir fark oluşturacağını düşünüyorum: Sonra adamlar, özellikle adamlar diyorum çünkü adamlar, kafa kesiyorlar. Öte yandan b...

cızırtılı organ

deli çukur, varlığımın örtük anası, küçük kara vulgar aç ağızlı sonsuz dişli delik, cızırtılı organ ömrümü yoluna harcadığım çürük uluma kara çiçek, kokuşmuş kuytu, rutubetli mağara: :ölme, yorganlara gir gece, kayarak bir cümleye sıcak bir ama girer gibi yalnızlık anlamına gelen bir et için düş yollara yapayanlış karanfiller bağışla dünyaya siyah! saf renkten yapılmış sonsuz ve cansız canavar tükrüğü kan ve alev, mimarisi bozuk ve maya ve korkunç çirkinliği ile güzelliği lanetli geometrisi eski ile çarpıklığı dağ ve duvarları kirli ile aklı bir kırık ve yarım bir ada: :ben böyle böyle azalırken duvarlara baka baka üç şiir ve bir küçük oda ayaklarımda acı bir fren sesi şuralarda geçmişi dişlerken bulaşmış birkaç zifirinde yarattığın erkeklik salyalı kasıklarımda yükselen uygarlık; bir çukura doğru büyüyor dimdik bir dokunun azar azar yıkılışı; bana emanet ettiğin yanlış sonuç kültür: gözlerine sürdüğün sahtekaralık şimdi bana gö...

anayurt oteli

bana kalırsa anayurt oteli, her insanın bir gün yaşayabileceği muhtemel bir kırılmanın romanı. zebercet taşra sıkıntısıyla örülü hayatında yine de yaşamaya devam ediyor çünkü çıldırması için ihtiyacı olan katalizör, kendisine taşra tarafından verilmiyor. o tek düze, her günü birbirinin tıpatıp aynısı hayatında bu sayede yaşayabiliyor, normalmiş gibi davranabiliyor. gündelik hareketlerinin dışına çıkamamak, onu çıldırmaya müsait kimyasının sınırları içinde tutabiliyor: anahtar alıp veriyor, hesapları tutuyor, gidip kasaba meyhanesinde iki tek atıyor, hizmetçi kadınla sikişiyor, berbere gidiyor, vs... tüm bu kanıksanmış ritüel zebercet'in kendi kendisinin de tedavisi demek. ama zebercet bizler kadar şanslı ya da şanssız değil. gecikmeli ankara treniyle gelen kadın, zebercet'in kimyasının kırılması için yeterli oluyor. dış dünyadan, başka bir hayattan gelen; zebercet'in başka biri olup başka bir şekilde yaşayabileceği ihtimalini onun yüzüne vuran kadın hayatına bir and...

TSKB

türkiye sınai kalkınma bankası nın alsancak ikinci kordon da şubesi var. harflerin tek tek pleksiglas kutulara yazılı olduğu bir tabelası mevcut. böyle yan yana otuz üç adet beyaz kutu. bu haliyle bin dokuz yüz ellilerden kalmış gibi duruyor. zaten banka da o yıllarda dünya bankası nın desteğiyle kurulmuş; marshall yardımıyla kimlere kredi verilecek, kimler milli sermayedar olacak, kimler zengin edilecek, hep burada karar verilmiş. banka sermaye sağladığı kuruluşlara ortak olmuş, daha sonra bu kuruluşlar parayı bulunca banka o kuruluşların hisselerini halka satmış, sermaye piyasasının semirmesine ön ayak olmuş. tabii ben dün tabelayı görene kadar tüm bunlardan bihaber mutlu mesut yaşıyordum. şimdiyse korkuyorum. sanki hep ortada duran ama kimsenin farketmediği hakiki bir komplonun farkına varmış gibiyim. her şey o uğursuz tabelanın ardında oluyor. özellikle anakronik olsun diye yapılsa bu kadar olmazdı. içerde kloş etekli kadınlar dolaşıyor herhal. acaba hala ellileri mi yaşıyor...

insan, dört yanı yalnızlıkla çevrili bir adadır

çok sevgili beyaz arkadaşlar; galiba hepimizin içinde, derinlerde ama, her an, bulabildiği bir yarıktan yeryüzüne çıkmaya eğilimli, evet evet, cezmi ersözler yaşıyor. adamlar sakallarıyla orada lan işte, yoksa durup dururken neden böyle bir cümle geçsin zihnimden? *** edebiyat boş iş. gıda işine gireceksin aslında. gıdada para her zaman var. yine de akşam kepenkleri indirirken seni kimsenin anlamadığını düşünüp kederlenebilirsin. sattığın bazlamaları insanlar anlamıyordur, içinde bazlamaların dolduramadığı bir boşluk vardır, bi şeyler ters gitmiştir; onların yalnızca bazlama olduğunu düşünenler vardır. "şeyler neyseler, odurlar" diyenler vardır.  ama bu, oldukları-varlık-olmalarından sapmalarını istiyorsan, üzerinde düşünmen yeter. yine de, özellikle gece üçten sonra, elinizdeki en büyük gerçek neredeyse şu olarak kalıyor: "iletişim hakkındaki en büyük yanılgı kurulduğunun sanılmasıdır."  *** belki bir akşam kendini pazarlamaktan vazgeçtiğin...

Şerefli Kaybetmek

Yemin Etmiyorum Ama En Az Kırk Bin Yıldır Savaşıyoruz Doğa Ana’nın avukatlarından biri şöyle diyor: “Ölümden kaçınmak için çaba harcamak gerekir. Vücut kendi haline bırakıldığında -ki, canlı öldüğünde olan budur- çevresiyle bir denge hali oluşturmaya eğilimlidir. Canlı bir vücuttaki sıcaklık, asitlilik, su içeriği ya da elektriksel gerilim benzeri bir niceliği ölçerseniz, bekleneceği biçimde, bu niceliğin çevrede kendisine karşılık gelen ölçümden çok farklı olduğunu bulursunuz. Örneğin, bizim vücutlarımız genellikle çevreden daha sıcaktır ve soğuk iklimlerde bu sıcaklık farkını korumak oldukça zordur. Öldüğümüzde bu çaba durur, sıcaklık farkı azalmaya başlar ve sonunda çevreyle aynı sı¬caklığa geliriz. Daha genel bir biçimde söylersek, canlılar, eninde sonunda kendilerini çevreleyen dünya ile kaynaşır ve özerk varlıklar olma durumundan çıkarlar.”* Hayatta kalabilmek için, hücre ya da organizma boyutunda, bilinçli ya da bilinçsiz, savaşmak mecburiyetindeyiz. Sakin bir b...