Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Doksanlar üzerine bir hatırlama çabası

1990 1990'da henüz Ballıkuyu'da yaşayan ve dünyayı da Ballıkuyu'dan ibaret sanan bir çocuktum. Saddam Hüseyin Kuveyt'i bu yılın 2 Ağustos'unda işgal etmişti. Ben Galiplerin bahçesinde top oynuyordum. Ballıkuyu'dayken kafanıza bomba düşme ihtimali çok azdı. Ama Kadifekale'nin yamacında oturduğumuz için, Kürtlere bir önlem olarak panzerlerin dar sokaklarda devriye attığını hatırlıyorum ki, panzer altında kalmanız olasılıklar dahilindeydi.  Türkiye her zaman olduğu gibi doksanlarda da çok tehlikeli bir ülkeydi. Evdeki konuşmalardan da dünyada tartışmalı bir şeyler olduğunu seziyordum. Sanırım annem ve babam doğru tarafta insanlardı. Ancak Sabah gazetesini ve Hıncal Uluç'u solcu sandığım zamanlardı da aynı zamanda. O zamanlar solculuğu bir şekilde sesini çıkartan, hakkını arayan insan olarak kodlamıştım kafamda. Cumhuriyet gazetesinin en pahalı gazete olduğunu hatırlıyorum. Cumhuriyet benim gözümde zengin insanların okuduğu bir gazeteydi. Yılar ...

grafik-insan

anlams ı zl ı k ç a ğı nda, anlam ı ö ld ü rmeye ç al ış an biri i ç in, giyotin haz ı rl ı yoruz. galaksinin bat ı sarmal kolunda bir masada kendimizin birka ç metre ö tesine  ikea bardaklar ı n ı n yan ı na hikayelerimizi anlat ı yoruz bilinsin diye ya ş ad ığı m ı z baz ı haritalarda g ö steriliyoruz: mercator projeksiyonu, 38.455169, 27.106692; siz bir ç a ğ demi ş tiniz ama benim ellerim ne bir merdivenle bir ay ışığı n ı n kesi ş ti ğ i yerde bizi almad ı klar ı t ü m kap ı lar ı n e ş i ğ inde k üçü k hesaplar yap ı p  b ü y ü k k ö t ü l ü klerden uzak durmaya ç al ışı rken foto ğ raf ı n ç ekilmi ş gibi elinde k ı r ı k bir pergel kendine bozuk mesafede bir ç ember irkilme, bu insan ı n ç i ç ek a ç mas ı d ı r. birka ç grafikte yaln ı zca  renkli bir ç ubu ğ un belirli bir birimine d üş en pastan ı n bir diliminde bir piksel ravenshead ’ de ya da fort wayne ’ de tallahasse ’ de ya da adelaide ’ da brisbane'de ya d...

bir boş kümeye doğru hızla

adına halk diyorlar senin yalnızca maruz kalan bir nesne var bir kumandanın her bir devresinden bir göz fraksiyonlara ayrılmış bir gardolap ırkçı bir çamaşır makinesi renklerden huy kapıyor senin adına halk diyorlar sen diyemediğin için hiçbir şeyler halk diyorlar senin adına sana ağzından çıkan sesler ağzının kütle çekiminde kayboluyor enis kerbela diyor buna herkes senin adına bir şeyler demeden ölmek istemiyor halk diyorlar senin adına özden de neslihan da sevmiyor seni sen bir koltuğun yerini değiştiriyorsun orada bir barikat yakışıyor bir sokağa savunmasız barikatlar enstalasyon ya da bir sokağı yeniden düzenlemek bir iç mimar ve bir pazarlamacı bir barikat bırakıp kaçıyorlar sokağa devrimci mesaiye dönüyor gece devrimci sabah köle cc'ye müdürü de ekliyor ölmek istemiyorsun halk diyorlar sana ölmek istemeden ölümler bitsin istiyorsun dünya tarihinde olmadı böyle bir şey diyorlar sana sen bir otobüs durağı için kalbimi kı...

Pembe Peruk

Cesetler bulunmuştu. Otopsi için etler açılmış, bıçak kemiğe dayanmış, iç organlar incelenmiş, ne yazık ki ölümlerini aydınlatacak bir bulguya rastlanamamıştı. Yalnızca sıkıntıdan ölmüşlerdi.  ** Kenar mahalle düğünlerinde atılan, yerden birkaç metre yüksekte, fersiz, cılız ışıklarıyla patlayan ucuz havai fişeklerin sefaletine bakıp kederlenirim. Hayatı boyunca iki yakası bir araya gelmeyecek, bir sürü sorunla uğraşacak yoksul insanların bu özenti ama sefil eğlencesi içimi kaldırır. Otoyollar, sazlıklar, bataklıklar içimi anlamsızlıkla doldurur. Denize bakarak saatlerce oturmaktan hoşlanmam. Kısaca, sıkılacak, bunalacak şeyler bulmakta zorluk çekmem. Dilencilerden rahatsız olurum. Kendini öldüremeyen evsizleri anlamam. İnsanları sevmem. Çevremdeki aklı kıt, zekâsı noksan suçlulardan çok daha fazla şey bilirim. Onları da sevmemem için bir sürü sebebim ve alıntım vardır. Cesur biri sayılmam ama korkmam da. Bir gün artık birilerinin yanında çalışamayacağımı anladığımda ...

Karanlık bir gelecek bizi bekliyordu.

Salı günü öğlen, çekim ekibiyle birlikte yola çıktık. Her yerde bombaların patladığı, sokak ortasında insanların vurulduğu ve hesabının asla sorulamadığı kötü günler yaşıyorduk. Yolculuğumuz da çatışmaların yoğun olduğu Güneydoğu’ya, Diyarbakır’a idi. Birkaç yıl önce, Irak’a gidip gelen kamyoncuların para için aldıkları riskleri sorgularken, onlar kadar  olmasa bile, bu riski şimdi benim de alıyor olmam kafamı kurcalıyordu. İçimde sürekli olarak  tekrarlanan telkin ise “bana bir şey olmaz” temalıydı. Oysa olabileceğini biliyordum. Uzun süredir,  bahsettiğim bölgede, kırsalda kazı çalışmaları yapan hocamızın terörle ilgili olarak “Ben Şemdinli’de kazıdaydım; Kuşadası’nda dolmuşu havaya uçurdular, Avrupalılar öldü” sözleri de kafamda dönüp duran bir başka cümleydi. Bu cümle terörü tamamen istatistiğe ve şansa indirgiyordu. Yine de gerçek bir olay olduğu için güçlü bir ikna kabiliyetini de içinde taşımaktaydı. Dört kişilik ekiple, Türkiye’yi Diyarbakır’a kad...

bir yürüyen merdivene doğru

yer demir gök bakır west indies, kızıl elma, itaki, maçin! uzun yoldan gelmedin; insansın insanlar arasında. gülümseyin, çekiyorum. yalan devrimler vadettin, doğru. yalan ne ayakları yunduğun, sana da yalan devrimler vaadettiler, doğru. şehitler ölür, vatanlar bölünür, ezanlar susar, bayraklar iner, sınırlar silinir, sorun değil bu. - peki elindeki o şahane doğruyla ne yapacaksın şimdi? - yeni bir yalan bulacağım canım, çok mu zor bunu hiç sormamak şimdi? gülümseyin, çekiyorum. insan 35 yaşından biraz önce biraz liberalleşebiliyor, açıklanabilir bir şey bu, gençleri anlamak, siyaseti anlamak, insanların bunadığına tanık olmak, sevdiğin insanların değiştiğini görmek, şener şen'in saçmaladığına yetişmek, kutluğ ataman'ın 2013 haziran'ında ölümüne üzülmek. oysa idealizmin kısa tanımıdır; insan sevdiğini değiştirmez, bu yüzden sevmemeliyiz halkı. gülümseyin, çekiyorum. bitti mi, yok mu yol, mobius şeridi üzgün, labirentinin üstünü kapa...

et çürür kurt iner karanlık kıvrılır kurt çürür et iner karanlık kıvrılır karanlık çürür karanlık iner karanlık kıvrılır

- şimdi biraz eşyadan söz edeceğim, gardorbun karanlık tarafından, telefonun dil yaratığından, üç artı birin kör labirentinden, biraz iyi niyetlerden, biraz insanlardan ve onların sonlu süreksizliğinden. iki kaza'nın birleşme anından, metalin metalde ezilmesinden, kanın tükürükle karışmasından, plastiğin plastikte erimesinden; ateşten, nemden, küften ve hiçbir şey doğmadığını bundan da. akıllarında hep üzerinde çok düşünülmüş bir rüya motor çalıştı; nefes ve su buharı, ter bezleri ve er bezleri, ıslak kumaş ıslak saç ıslak deri, karıştı kokular birbirine, camlar buğulandı, dudaklar kıpırdandı, fark kalmadı geride, (leş gibi bir yağmur, zehir gibi bir kış, akşamüstü filan, günlerden bir gün, belki pazartesi) mavi dolmuş, mavi dolmuş, basit bir çalışmak meselesi. kalbimdeki kesik bu bu davranışların bu seyirmelerin altında yatan ölü su toprağın hemen üzerinde yanlış bir tanı daha kanser üçüncü evresinde anılarına haksızlık etmenin ya da hiçbir anlamı yok bu anda ...

Fotoğrafçı, İzleyici ve Etik Sorumluluk

Dijital Çağ ve Fotoğrafın Ölümü Bundan çok değil, yedi sekiz yıl önce, dijital fotoğraf makineleri hayatlarımızda yeni yeni yer kaplamaya başladığı sıralarda fotoğrafın ölümü ilan edilmişti. Fakat “zaten ölü olduğu” gibi eleştirilerin, ölüm konusunda saplantılı batılı entelektüeller tarafından sıklıkla yapıldığı fotoğraf hakkında bu kez yapılan “ölüm” eleştirileri, geçmiş eleştirilerin bağlamından ayrı olarak, fotoğrafın “ayağa düşmesi” ile ilgiliydi. Teknik anlamda hiçbir şey bilmeden, pahalı bir kameranın kılavuzluğunda fotoğraf çekebilmek aslına bakarsanız fotoğrafın kendisini değil, fotoğrafçıyı tehdit ediyordu: “Sıradan insanların fotoğraf çekmesinde asıl hayret verici olan şey ise, sıradan insanların da iyi fotoğraf çekebildiğidir. (...) Eğitimsiz insanların da icra edebildiği bir sanat, hatta bir eylem, kimde hayranlık uyandırabilir? Fotoğrafın demokrasi vaadi, daima onun kamusal tehdidi de olmuştur.” * Nitekim, şu sıralar fotoğrafın dolaşımda ne kadar dominant olduğu göz ön...

şehirmezar

yirmi bir eylül pazar bir fotoğrafın arkasından sana bakıyorum tarihi dişleyen karın ağrım yüzümü buruşturuyor buna rağmen bir başka düşün düşünü kuruyorum kadraja sığmayan uğursuz bir dünya hiç durmadan büyüyor son insan da öldüğünde gerçeklikten silinecek yüzün rahatlıyorum sana anlatmış mıydım bilmiyorum çok çalıştığım günlerden biriydi, ölüm düşüncesi ile rahatladığım günlerden biri, gece eve dönerken bir apartmanın önünden geçiyordum karoların arasından minik bir yanardağ gibi katı bir kanalizasyon akıntısının yeryüzüne taşmaya başladığını gördüm o an fark ettim altımızda boktan bir nehrin aktığını ve şehrin bunun üzerinde yükseldiğini. imzalamak istemediğim bütüm kağıtları imzalayıp çürümek istemediğim bütün odalarda çürüyüp olmayı istemediğim her şeyi olmayı başardığımda seksen santim ötemde dünyayla ayrıldığım duvar unutulmuşluktan bir adım yalnızca kullanılmış bir dilde fısıldıyorum olanları: şehirdar, yüzuzak, duvarmezar, o...

gönül dostu füsun

zaman zaman radyoda bir istasyon ararken birden arada bir yerde onun sesini duyacağım diye tedirgin oluyorum.  (flashback'ini yaşar ve geri gelip anlatmaya devam eder) 1999'da marmaris içmeler'de, köyiçi'nde yaşarken, dandik bir radyo yüzünden dinlemek zorunda kalırdım füsun'u. radyo sadece süper fm ve trt fm'i çekerdi. bütün gün trt fm sunucularının dingin seslerini ve düzgün türkçelerini dinlemekten beynim bulanınca, -okulda trt fm konseptinde konuşmaya başladığımı yakalayınca- süper fm açıp serdar ortaç terapisi yapar da kendime gelirdim. işte o sıralar tanıştım gönül dostu füsun'la. gönül dostu füsun'dan tüm gönül dostlarına giden şarkıları dinledim. kıştı. yağmur yağardı. elimde kahve pencereden dışarıya bakarken ve yağmur yağarken kendimi mutlu bir homo gibi hissetmeye çalışırdım; ama ne mutluydum, ne de homoydum. bu iki şans da doğarken alınmıştı elimden. belki de daha önce... ne diyordum. evet, füsun. yatakta nasıl olduğunu, hangi pozisyonu sev...