Ana içeriğe atla

Kayıtlar

far from any road

tozlu bir ovadan kızın silik gölgesi yükselir zehirli katran ruhu çalılıklarda gizlenir kavurucu güneşe döner yavaşça belini tenine dokunduğum an parmaklarıma kan hücum eder güneşin son ışıkları kayaları ısıtırken çıngıraklı yılanlar yavaş yavaş çıkarken dağ kedileri kemiklerini götürmek için gelecek ve bu sessiz kumun üzerinde benimle birlikte yükseleceksin yıldızlar gözlerin rüzgar ellerim olacak the handsome family

Şiirin Hayatlaştırılması Hayatın Şiirleştirilmesi

“Bütün duyguların ve bütün eylemlerin; aşkın, savaşmanın, erdemin, ahlakın, nefretin, sevginin, hor görmenin, hoş görmenin, aşağılamanın ve aşağılanmanın, bireyin, toplumun ve tanrının ve aklınıza gelebilecek o diğer her şeyin öyle çok ve öyle farklı tanımını yaptık ki, artık her şeyi biliyor ve aynı zamanda da hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyayı öyle yakından tanıdık ki artık ona tamamen yabancıyız. Yaşadığımız çağın insanları olarak bunca zaman ve bunca çaba, bunca bilgi ve akan bunca kandan sonra olabildiğimiz tek şey tarihin artığı olmak. Hep birlikte göt olduk. Eğer bir yerlerde yaşayan kutsal bir babamız hala varsa, yarattığı bu hiçlikten hiç hoşlanmıyor olmalı. En azından babamızı kızdırmayı başarmış olmalıyız; buna içilir işte.” Şiir yaşamı boyunca hayatı sanki bir başka şeymiş gibi; dudaklara yapamayacağı görevler vererek, aynalara olmayacak derinlikler, sessiz sedasız gelip oturduğum bu koltuğa aslında pek olmayacak anlamlar yükleyerek, yüzlere olmayacak insanlar seçerek, c...

Soykırıma Şiir Yazılır Mı/Soykırımlı Şiir Şiiri

biraz cennet lütfen çünkü biz bir az sonra ölüyoruz sayı saymayı bilmeden daha binlerce öldürülüyoruz dilimizde duyulmaz dualar rabbim bize kan ol yağ rabbim bize latince ölümler rabbim bize hep mi kemik sesleri rabbim bize hayırlı ölümler insan bazı akşamlar özellikle öldürülürken nedenini bilmeden bir ulusdevlet potansiyeli yüzünden aslında öldürülürken utanıyor ölürken utanmak hayvanlara mahsustur öldürülürken yüzü kızaran tek hayvan insanoğludur başlangıçta elbet korku vardı perdeleri çekiyor evi karartıyor köy uzayda hiç yokmuş gibi davranıyorduk insan gelecekte katilleri olacak katilleri kandırmaya çalışırken çok korkuyor tedirgin oluyor gelip gece yarısı kapıyı kırıp önce sikecekler sonra evdeki herkesi çocuğunu kesecekler diye çok korkuyor tanrım tanrım bize korku olup yağıyor yani aslında yehova çok kararsız çok tarafsız yehova kendisine inansın inanmasın kendisine arasında on emirlik sözleşme hiç umurunda olmuyor her halk uzun vadede...

"umutsuzluk efendimizdir"

"çağlar boyu harcanan tüm çabalar, tüm adanmışlıklar, tüm esinlenmeler, insan dehasının tüm parıltısı, güneş sisteminin engin ölümünde tükenmeye yazgılıdır, ve ... insanlığın başarılarının tüm anıtları kaçınılmaz olarak yıkılıp giden bir evrenin enkazı altında kalmak zorundadır; bütün bunlar, tartışmasız olmasa bile o denli kesindir ki, bunları yadsıyan bir felsefenin ayakta kalma umudu yoktur. ruhun barınağı bundan böyle, yalnızca bu gerçekler çerçevesinde, yalnızca bu amansız umutsuzluğun sarsılmaz temeli üzerinde güvenle inşa edilebilir." bertrand russell

Babam ve Türkiye

Babam 60 yaşında. Antalya’da yaşıyor. Emekli. Paraya ihtiyacı yok. Olsa ben veririm. Ama ihtiyacı yok. Olmadığı halde amelelik yapıyor arada. Ben yapmam mesela. Malak gibi yatarım. O yapıyor. Akşam arıyor beni sonra. Bugün 900 tane tuğla dizdim, çok yoruldum ama bitirdim diye. Dizme diyorum. İyi geliyor diyor. Yaşım 33. Midemde ülser var. Troid bezlerim yavaş çalışıyor. Ömür boyu hap kullanacağım. 10 dakikadan fazla yürüyünce belim agrıyor. Kafam doğuştan güzel. Babam 60 yasında. Geçen checkup a girdi, herşeyi saat gibi. Maşallah dedim. Çalışmak her derde deva sanırım. Ben anlamadım henüz. Günde üç öğün çalışmaya lanet ediyorum. Şunu diyeceğim; Bazı insanlar bazı şeylere çok yanlış yerden bakıyor. Amelelik gibi mesela. Kürt olmak gibi mesela. Bugün 5000 kişi bir olup birleşmek için sahip oldukları tek ortak paydayı kendilerine kalkan ederek ve azı dişlerini de yanlarına alarak bi yerde ve hatta dün benzer başka bi yerde, ondan önceki birçok gün ve hatta onlarca senedir ülkenin heryeri...

şiir, mizah

"şiirin karşılaştığı sorunlardan biri, acı hakkında alaycı olmayan, buruk bir mizahla nasıl bahsedebileceğidir. bu, hafifçe ironik bir bilgelik ile bıkkın bir ses tonu arasındaki ince çizgide ilerlemelidir. insan acısını mitik özelliğinden arındırmalı, ancak bunu, onu görünürde değersizleştirmeden yapmalıdır. bu yüzden şiirin -yapay ancak şefkatsiz veya kendini beğenmiş olmayan- tonu, dikkatli bir biçimde idare edilmelidir." terry eagleton

kısa yol filmi

ayşe arabayı kullanmakta, ali arabanın ön camından kolunu çıkarmış, arabanın yoldaki hareketinin neden olduğu hava akımında, elini ve parmaklarını uçurma hareketini yapmaktadır. derisinde, avuçiçinde, elindeki kıllarda, tırnaklarında hızın baskısını hisseder. kamera bu görüntüyü bir dakika boyunca çeker. ahmet arkadan ali'nin kafasına vurarak bağırır: ahmet : n'apıyon lan gerizekalı! ali : sikicem bi tarafını. kısa yol filmi çekiyorum amına koyayım, n'oldu? ayşe : takılmış bu gene bi şeye, gitme üstüne. ali : bayağı kısa yol filmi çekiyorum lan aslında, on dakikalık yol yol değil mi? ahmet    : torbacı kafamıza sıkmaya falan kalkarsa daha film gibi olur, yoksa bi boka  benzemez, ben diyeyim. ayşe : niye öyle dedin ya, hayat bi boka benzemiyor mu? ali : benzemiyor. ayşe : doğru aslında. ahmet : ee, sorun yok o zaman? ali : var. ben yol filmlerine yine de uyuzum. hayatı kaymış bikaç tip, her şeylerini  kaybettikten sonra yol...

ara güler'i kaybetmemiz üzerine

biz sonra bir gece, bir kış gecesi, çok da soğuk değildi, seksen yaşında dünyaca ünlü bir koca çınarı, bir fotoğrafçıyı kaybettik. koskoca yaşlı başlı adamı nasıl kaybettiğimizi bir türlü anlayamadık. bakılacak her yere baktık; ceplerimize, dolaplara, ayakkabılıklara, yatakların ve koltukların altına, koltukaltlarımıza ve yemin ederim ben en son buzdolabına bile baktım. -daha önceden başıma gelmişti, kedimi donmaktan son anda kurtarmıştım. hayvan üç gün sonra altıncı kattan düşüp içi dışına çıkınca buzdolabında bırakmanın daha hayırlı bir ölümle sonuçlanacağını anlamıştım ama iş işten geçmişti. hayvanı alıp tekrar buzdolabına koymanın da bir mantığı yoktu artık. bazen kaderle oyun oynanmıyor.- ne diyordum, nasıl olduysa adam bir anda kayboldu. annemizleri, annesi babası ayrı olanlarımız babamızları, o gün gittiğimiz arkadaşlar evlerimizi filan, hepsini aradık ama bulamadık. kafası güzel olanlarımızı suçlamayı düşündük ama kafası güzel olanlarımız kadar kafası çirkin olanlarımız da vard...

konuşma

“üç oda bir salon evimizin kozasından, kendimize özel bir evren yaratmış oturuyoruz, taksit taksit, dışarda insanlar ölürken duvarlar kan geçirmiyor diye ağlamıyoruz gürül gürül, hafta sonu dostlarımızı ağırlıyoruz, hafta içi annemleri, bol bol okuyor, bol bol içiyoruz, bunun bir yararı olacakmış gibi; insansın sen, yok ki çaresi hastalığının. hayatta kalmak adına ne varsa alıyoruz, diyordun, kırmızı çoğunlukla kırmızı, mavi genellikle mavi, bir süredir renk tayfına inanmıyorsun. bir süredir allah’a ve toplumsal sözleşmeye, içinde uzaktan gülümseyip duran o incecik düşten ülkeye de, ve tüketmeye ve sevmeye de bir süredir, yine de yanları pembe çizgili spor ayakkabılarım, ve senin her iki kış dönümünde nükseden kadife pantolon ihtiyacın, kışa hazırlanıyoruz aklımızda eşyalar, nesneler, (önümüz yaz) ölüm ve gerçek olmasını dilediğimiz diğer karanlık şeyler; insansın sen, belki bulunur bir hal çaresi. hasır örme abajurlar altında yediğimiz akşam yemekleri de doyurmu...

kirletici azog

bayraklara rengini veren hemoglobin! titret ve kendime getir beni! bu erkekliği çoğalt! bu dölü, bu kanı, bu kayı boylarını da! eski kültürlerle büyüt beni! bana yeni katliamlar ısmarla! bana yeni tetikler düşürt! dünyayı kirleten adımlarımı sev! salyalarımı, köpek dişlerimi, ayakkap pençelerimi! bu saygıyı al benden, bu güzelliği, bu dünyayı süsleyecek her şeyi al! gökkuşaklarını kır, iyi dilekleri bombala, duaları yak, göğe yükselenleri düşür! isa’yı döv, bu çocukları ye, bu yetişkinleri at! geri ver bana berlin duvarı'nı, stalin'i ve aziz paulus'u ver! bu yüzü, bu gözleri, bu esenlikleri, bu gelip geçen fikirleri öldür! bu geometriyi yamult, bu kanunu boz, bu antlaşmayı unut! bir boşluksa karanlık, elbet siyah olmalı, içinde kımıldayan noktalar, ama bu devrim ihtimâlini de al benden, bu ütopyayı da kirlet, bunu da, bunu da, bunu da,

“Ben Ayrılıyorum, Hadi Siz De Yavaş Yavaş Dağılın Artık”

ben nerede hata yaptım oturur bir bir sayarım aslında, saat bile verebilirim uzayı bir anında durdurup, üzerinde uzlaştığımız saatler söylerim sana, bak, derim, ben tam şu anda, güneş tam şu konumda, dünya güneş’e şu şu açıyla yaklaşıyorken, akreplerin, cetvellerin ve adımların kendilerini ölçtükleri bir sahanlıktan, bir sabahlık doğmamış güneşler sipariş ederim istersen sana, acıktıysan ve bir gündüzü yemek istiyorsan. ben nerede hata yaptım, diyorlar ki insan hata yapmaz, hata yapmak için çok büyük evren, insan acı çekmez, acı çekmek için çok büyük evren, iki oda bir salonun hükmü olmaz, siz beni daha geniş odalara alın, odalar genişledikçe bilhassa insan kendini  fark etmez. ismail nerede hata yaptı, ibrahim nerede hata, mustafalar ne zaman berk’e, ayşeler ne zaman ada’ya, annem nerede hata yaptı, hangi adımı yanlıştı düşerken bir şeylere tutunduğunda, güne hangi yanlış besmele, hangi yanlış ayakla başladıydı, anneler hata yapmaz adları ayşe’yse, babalar hata ya...

Yokluk Duası

There is no Allah, Ve Resulullah, Elbette onun kulu ve elçisidir, Ve en başta yalnızca söz vardır, Hepimize geçmiş olsun, Tanrım, bizi, yalnız, bırak. Amin, ** Sıfırla sonsuz arasında, Bir saklanmadan gelip, bir çekingenliğe doğru giderken, İkisinin arasındaki farkı anlamayanlarla, Beni yalnız bırakın konuştuğunuz odalarda,  beni geçin; Ben kalın bir perdeyi çekip  karartmak istiyorum dünyayı güpegündüzün, Üstelik çok güneşliyken mesela dünya, İki sokak sonsuzluk önümde, İki sokak ötede asla benim olmayacak bir şeyler belki, Bir şeyler… - Ama sizin ağzınızdan neden kan geliyor konuştukça? Kafamın içinde demir korkusuyla yaşayan çocuk, Yeni yumuşak bombalar sipariş ettim Allah’a, Kendimizi koruyabiliriz yani, korkma. Bak gördün işte, Devlet geçiriyor duvarlarım, Başbakan konuşuyor odamda, Damarlarımdaki asil kanla boyadım bütün resmi dairelerin duvarlarını, Yakıştı da doğrusu, Şurada bir çocuk ölüsü, Yakında bir kadın korosu, Ağıtlar ve Atatürk posterleri arasında gürzde...

ah

ah acıyan eller değil çiçekler, ah onlar kanıyor, sanki bu bir kirlenme değil de bir şakaymış gibi ah. yapış yapış gerçekliğinde onun, odaya senin bir doğa olayı olman giriyor ah; baş köşeye oturuyor benim ben oluşum. senin sen oluşun başka bir köşede. kafamı kaldırıp sana doğru bakmaya ah. ne sanıyorsun bunu bilmiyorum, sen o çiçeğin ölümünü tutuyorsun elinde, ben içimdeki dağın bittiğini anlıyorum. birçok atasözleri, birçok teoriler, pratikte karşılığını buluyor bulmuyorum gözlerim yanıyor nezaket bilmeyen aniliğinden o ağır kapıyı bırakışın üzerime ah. içimin ayazında yarım kalmış köpekler, kendimi kurtardım, onlarla birlikte donmuyorum.

nihan'ın pazartesileri hiç sevmemesi üzerine

ben her pazartesi ölüyorum nihan uyanmaya yakın her dakikanın senin saçlarından değil de ölü bir zamandan artması yokluyorum ellerini yerindeler gözlerin uykulu her sabah başarıyorlar kendilerini yeniden aramızdaki boşlukta bir sabah sıkışmış yatıyor uyandığımda bitmiş oluyor gün diyorsun kurulmayı unutmuş bir saat gibi uyukluyorsun gözlerim ağrıyor yokluğundan nihan böyle karşımda durup bir zamanlar olmuşsun sonra da ağrılığı kalmış yalnız o yokluğunun ölü bir kimse misin solmuş güzellik mi yoksa kalk gidelim şehirden desem önce dolmuşa binmemiz gerekiyor yürüyerek çıkılmıyor bu şehrin sokaklarından biz şimdi kaç para ediyoruz ikimiz nihan evi geçindirmeye yetecek mi yorgunluğumuz yat nihan yat biraz daha uyu bugün pazar belki uyuyarak kurtulursun bu berbat dünyadan biz yokuz nihan hiç olmadık biz yarım kalmış yataklar sessiz arkamızdan

“ne işim var burada? keşke gelmeseydim...”

...sonra bir gün, belki aynı gün, belki de, ne fark eder, bütün günlerin aynı olduğunun anlaşıldığı o gün, tek kişilik koltuklarında bir sürü kişi, oturdular. kollarını koltuklarının kolçaklarına dayadılar. müzik dinlemediler. televizyon açmadılar. hiçbir başka şey yapmadan öylece oturdular. oturdukları odaya bakmadan oturdular. bazen gözlerinin eski bir eşyaya takıldığı da oldu. “ne işi vardı hayatlarında? nasıl girmişti? ne olmuştu? neden bu kadar çirkindi. neden bu kadar çoklardı. bu eşyaların benimle hiç ilgisi yok, yok ve olamaz da, neden orada duruyor...” ...yaşamış oldukları her bir gün ve yaşayacak oldukları her bir gün için farklı kişiler oldular. ilkin, birbirinden bu kadar farklı kişinin bir tek kişi olabilmesi, ya da yarılarak bölünmüş benliği böylesine birleştirmeye çalışması karşısında, şaşırdılar. sonra benliklerinin tutarsızlıklarla bölünerek, çoğul bir tek kişi oluşturduğunu anladılar. ...gün içinde gülüp söylemişlerdi. gün içinde sıkılıp kapanmışlardı. sonra...

ayak suresi

Sana büyük hikâyeler anlatmak isterdim, yani sanırım bir zamanlar bunu gerçekten istedim, yanyana oturup bunları hiç konuşmadığımız bir akşam, elimden gelmedi, neyin neden böyle olduğunu açıklamaya çalışan teoriler kurmak, -matematikle tarih arasındaki bağıntıyı kuramamak, sayılardan harflere geçilen derslerde a'ya gereken değeri  bir türlü verememek, geometri dersinde pencerenin pervazla yaptığı açıdan dünyayı seyretmek,  dalgalarda ve yapraklarda sıkıntılar ve örüntüler aramak,- olabilir, yani kısacık süren bir akşam anlarsın bazan bazı anların hiç de şiir olmadığını, - Jean Rimbaud, insana dair karanlık gerçekliği erken yaşta anladı.  Çok erken yaşta anladı. Şiiri bıraktı, köle ve silah ticaretine başladı.  Dünyada bu tavırla yürümeye karar verdi. Yürümek, diyorum da,  bir süre sonra onu da yapamadı. Belki de şiir tarafından cezalandırıldı ya da kutsandı.  Belki de bütün bunlar hiçbir zaman olmadı. Belki ömrünün s...

sıfır noktası

"ölümden kaçınmak için çaba harcamak gerekir. vücut kendi haline bırakıldığında -ki, canlı öldüğünde olan budur- çevresiyle bir denge hali oluşturmaya eğilimlidir. canlı bir vücuttaki sıcaklık, asitlilik, su içeriği ya da elektriksel gerilim benzeri bir niceliği ölçerseniz, bekleneceği biçimde, bu niceliğin çevrede kendisine karşılık gelen ölçümden çok farklı olduğunu bulursunuz. örneğin, bizim vücutlarımız genellikle çevreden daha sıcaktır ve soğuk iklimlerde bu sıcaklık farkını korumak oldukça zordur. öldüğümüzde bu çaba durur, sıcaklık farkı azalmaya başlar ve sonunda çevreyle aynı sıcaklığa geliriz. daha genel bir biçimde söylersek, canlılar, eninde sonunda kendilerini çevreleyen dünya ile kaynaşır ve özerk varlıklar olma durumundan çıkarlar."              richard dawkins - kör saatçi                                             ...

yaşamın sırrı - kararlı atom desenleri

“evren kararlı nesnelerle doludur. kararlı bir nesne, bir ismi hak edecek kadar kalıcı ya da sık görülen bir atomlar topluluğudur. bu, “matlerhorn” gibi, adlandırmaya değecek kadar uzun süreli olan benzersiz bir atomlar topluluğu olabilir. ya da, yağmur damlaları gibi, içlerinden herhangi bir tanesi kısa ömürlü olsa da, oldukça hızlı bir biçimde oluşan ve bu nedenle de toplu bir ismi hak eden bir varlıklar sınıfı olabilir. etrafımızda gördüğümüz ve açıklamak istediğimiz şeyler -kayalar, galaksiler, okyanus dalgaları- hepsi de, şöyle ya da böyle, kararlı atom desenleridir. sabun köpükleri küresel olma eğilimindedir, çünkü küresellik, gazla dolu ince tabakalar için kararlı bir biçimdir. bir uzay aracındaki su da kürecikler halinde kararlıdır, ancak dünyada, yerçekimi etkisinde, hareketsiz haldeki su, düz ve yatay bir yüzey halinde kararlıdır. tuz kristalleri küp şeklini almaya yatkındır çünkü bu, sodyum ve klorür iyonlarını paketlemek için en kararlı yoldur. güneşte, bildiğimiz en basi...

ben de ağladım - kar

           bundan on üç sene evvel, bodrum'da turizmci olmaya çalışıyorum ama acayip de başarısızım. hem çalıştığım otelde çok başarısızım, hem de iş bittikten sonra gidip öyle bir içiyorum ki, sabah otele ölüm dönüyor. iş kafasında değilim, başka kafalardayım hep. hangisi hangisinin sebebi emin değilim. elveda las vegas mıydı neydi o filmin adı, kadının sonunda adama, ölmeden hemen önce otuz bir çektirdiği o film işte. filmin en başarılı yanı nicolas bey'in alkol terlemesi olan film. güzel terleyen bu alkolik adam şey diyordu, "çok içtiğim için mi karım beni terk etti, karım beni terk ettiği için mi çok içiyorum bilmiyorum", ona benzer bir hikaye. oysa alkoliklerin nedenleri olmadığını artık biliyoruz. ben işte orhan pamuk'un kar'ını bu zamanlarda, çok içtiğim zamanlarda okudum. çalıştığım otelin lojmanının kötü kokan odalarında dört kişi kalırken, ben üst ranzada kitap okur, elemanlar alt ranzada kova yaparken, akşam oldu mu lojmanın odalarından daha g...