Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Z raporu

Bir sıkıntı anında sayıklanmış Aynı dilde unutulmuştur amen, amin, aman Plastik em soru solu gen tüket Gel biraz da şuralarımda ağla Sandığını önüne kadar getirdim İçinde anıların ve öyle sandıkların: İçime çiçek ekme Sonra sulamayı abartıyorsun Çiçek çürüyor sonra içimde çürük çiçek kokusu bırakıyorsun Bana yemekler yediriyor gözlerini belirtiyor bana temiz yataklar ayarlıyorsun: Uyanıyorum ve kabul ediyorum sefaletimi: Ben bir burkulmanın anısıyım Yanlış atılmış bir yazı-tura Bir çekilmenin vaadi Bir türlü hatırlanmayan adım Olmama bir bahane yok Günün sonu akşam Başka bir şey bilinmiyor hakkımda Bir gülmenin son anları Yumuşak bir geçiş Fırça izlerini ustalıkla yok ediyorum Artık üslubumdan da tanınamam Sildirdim dövmelerimi Beni bir başkasından ayıracak ne varsa Bir tehlike anında kalbim kırılmasın için ikna olmak üzere olan biri varsa: Gülüşü tutuyorum iknayı durdurdum kendimi atıyorum bu hesaplamadan Sonuç sıfırdan biraz fa...

Semih Özakça, Nuriye Gülmen ve Ahmet Güntan

Semih Özakça ve Nuriye Gülmen ölmek üzere. Bunu hepimiz biliyoruz ve onları vazgeçirmenin mümkün olmadığı artık çok açık. Oldukça sert olduğunu biliyorum ama şu andan itibaren bıraksalar bile bedenlerinde ömür boyu sürecek izler bırakacak bu eylem. Açlık grevi nedeniyle ölmek üzere olan iki insan varken, açlık grevi üzerine felsefe yapmak, Gülmen ve Özakça'ya akıl vermek benim açımdan ahlaksızlıktır. Ama bu ahlaksızlık da yetmiyor artık bize. Artık gizleyemediğimiz bir öfkemiz var çünkü. Bazen bir haberin veriliş şekli üzerinden ortaya çıkabiliyor bu dizginlenemez öfke: Artık onlara kızıyoruz çünkü onlar bu eylemle büyüdükçe biz küçülüyoruz. Onların bedeni küçülerek büyüdükçe biz daha da küçülüyoruz. Benzetme için kusura bakabilirsin Ahmet Güntan. Sabahtan beri bir şey yemedim. Açlıktan olabilir. ** Keyfi yerinde insanların ölüm orucu/açlık grevi rahatsızlığı diye bir şey var. Yaşamı kutsamak üzerinden hareket eden sefil bir durum aslında. Hangi yaşam? İktidarın sonsuz...

danimarka krallığında solgun bir gül

  işte buradayız ve başka hiçbir yerde değiliz. imlâ ve konuşma dili arasına sıkışmış, ve bundan şiir yapmaya çalışıyoruz. burada olduğumuzu ve başka bir yerde olmadığımızı, gökyüzünün ve denizin aslında mavi olmadığını, gözle görülebilir şeylerin gözle görülemeyen şeylerden daha az olduğunu, bir ışık tayfının başka bir ışık tayfına söz geçiremeyeceğini, görünenlerin hiç de göründüğü gibi olmadığını ve aynı zamanda tam da göründüğü gibi olduğunu, söylemiş miydim? evet, sanırım bir kısmını anlatamaya çalışmıştım. çöl. serap. sen ne güzeldin ve dallar kırılıyordu ve sen duymuyordun, bir milyon kilometre ötede söylemiştim, yol o zaman da hiçbir yere gitmiyordu, yaprakları boşuna eziyordun, ve sen bunun tanrıçası, kötüler acı çekmez, kötüler acı çekmez fısıldayarak bitmez bir tespih çekiyordun karanlıktan, kül eşeleyip bir peygamber yontarken kendine kendinden, ve ben bunun tarih yazıcısı, sen bir yoldan hiç vazgeçmiyordun, belirli bir yoldan hiç geçmeyerek. kendi içinde sonsuz...

Çölden

Dik bir açıyla perdeleri açtım Duvarlar duruyor Coğrafya poğaça yiyor sabahları Yalnız bunun için Otur biraz çöl konuşalım diye Birazdan yataktan kalkacağım Çirkin ayaklarım ağır ağır alışacaklarlar dünyaya Babamdan kalkacağım Bunun için önce bir bıçağa ihtiyacım var Anne ben büyüyünce sezaryan olacağım Seninle bir gün Ege Denizi'nde de ölmek isterim Martılarla birlikte bir çılgınlık olarak olur Damlardan ve topraktan uzakta olur Normal bir yolculukta tadını çıkaracağımız turuncu ışıklar altında Gün batımına doğru plastik bir ördekle giderken Bu sevginin hiçbir anlamı olmadığını Yalnızca olduğunu ve ben demiştim diyerek son kez Sonra seninle bir gün koşmak isterim Giden bir canavarın ardından Çizilmiş yollar Mavi levhalar arasında Bizim oralarda havuz olmaz Dünyayı da gördüm Anladım bana göndermeye çalıştığı işaretleri Ve onun bize göre bir yer olmadığını Bütün bunlardan eksik bir harita çıkardım Yanlış anlamanın da bir patikası varmış Daha önce yürü...

umudu öldür, yalancı peygamberi öldür

Şu zamanda bir peygamber kolay yetişmiyor aslında. Herkes inanacak bir şeyler ararken, artık şiir diye bir şeyin olmadığını, bir zamanlar birkaç deneme yapıldıktan sonra bunun imkânsızlığının farkına varıldığını, o zamandan bu yana yapılanın da o şiire bir ulaşma çabası olduğunu, ya da en azından bir şeylere şiir diyebileceksek bile bunun yalnızca yolda olmakla ilgili olduğunu ve asla bir yere varılamayacağını anlamalıyız. Suyun ıslak olması, gökyüzünün bazı zamanlarda mavi, bazı zamanlarda kırmızı olması ve bunun da güneş ve dünyayı saran uçucu katmanlarla ilgili olması gibi. Bakkallar bu bilgi ve güneş ışığında yine de var kalmaya devam ediyorlar, en azından bir dahaki daha organize, üzerinde daha çok düşünülmüş bir kapitalizm saldırısına dek var kalma şansları var. Dünya elbet bir gün devasa ve tek bir avm’ye dönüşecektir. Ama şimdilik taşrada, ücrada henüz otomobil saldırısına uğramamış birkaç sokak efsanesinden bahsediliyor. Ne dünya o sokakları, ne de o sokaklar başka dünyal...

-ikiyüzyetmişüç

-ikiyüzyetmişüç “ Her cisimde – hatta buzda bile – bir miktar ısı vardır. Bu, herhangi bir cismin moleküllerinin süreksiz olarak hareket halinde olduğu anlamına gelir. Cisim ısıtıldığı zaman, moleküllerinin daha hızlı hareket etmesi için enerji verilmiş olur. Cisim ne kadar sıcak olursa molekülleri de o kadar hızlı hareket eder. Cisim ne kadar soğuk olursa molekülleri de o kadar yavaş hareket eder. Cismi soğutmaya devam ederseniz, öyle bir an gelir ki cisimde hiç ısı kalmaz ve bütün moleküllerin hareketi durur. Bu nokta «mutlak sıfır» diye bilinir.” didem’e bunu delirdim sonra bunu sonra bunu ne zaman başladı bu oda bu çerçeveler bu kırışıklıklar ben elimde olmadan gülümsediğim bir akşamı geri saramadığımı bunun bir çaresizlik olduğunu insanın bu çaresizlikten yapıldığını sen antik yunan erdemsizliğini ikibin beşyüz yıl içinde bir süs gibi taşıyabildiğini kas yaptığını acılarının. bir kapı çarpışıyla o kadar uzağa gidilmemeliydi bir ayağa kalkma...

şiir ne işe yarar?

bizler baştan kaybedilmiş bir ölümsüzlük ve sürekli bir hayatta kalma savaşının sivilleriyiz. mücadelesini verdiğimiz yaşam ve geri kalan her şey yenilgiye mahkum. yalnızca fizik yasaları gereği olarak da bu böyle. yalnızca insan ürünü olan şeylerin değil, bilebildiğimiz evrenin kendisinin bile ölüme yazgılı olduğu bir savaşın içindeyiz. en başta savaş meydanının kaybedileceği bir savaşın sivilleri. bu sebeple, şiir de kaybetmeye mahkum, ölmeye, yok olmaya yazgılı.  1. şiirin bir sürü sebebi olabilir. geleneksel dilin anlatmaya yetmemesi, ün isteği, yalnızca içten gelen bir dürtü, dünyayı değiştirme arzusu. bana en mantıklı gelen sebep ise, mesela yalnızca mümkün olduğu için var olması şiirin. gündelikliğin yetersiz dilinden bile bahsetmek istemiyorum. gün içindeki spontane konuşmalarımızı kaydetseydik dili nasıl da kırdığımızı, cümleleri nasıl da yarım bırakıp başka cümlelere geçtiğimizi ya da geçmeye bile gerek görmediğimizi anlayabilirdik. medeniyet vardır ve yalnı...

kalp krizi belirtileri ve kısa açıklamaları

toz ve kilittaşlar arasında, ormana uzak ışıklar altında otobanlarda hayvan leşleri, devlet dairelerinde çürümüşlük ve uyuşma salyangozları rengarenk boyadım, artık hepimiz daha da perişanız. "kalp krizinin neden olduğu göğüs ağrısı bıçak gibi giren bir ağrıya benzetilebilir. sanki göğsün ortası sıkılıyor ya da üzerine baskı uygulanıyor gibi hissedebilirsiniz. bu ağrı 3-4 dakika sürebilir, ara ara geçip tekrar geri gelebilir. göğsünüze bir gece yaşlı bir öküz oturabilir." sabahları yılgınlık belirliyor ve otobüslere tutunmuş milyonlarca el arasında tırnaklarından fışkırıyor ne iş yapmadığın bu da birleştiremiyor bizi gözünde çapaklarla uyanıp evden fırladığın bir sabah yaklaşmakta olduğun mesai oyalarken günlerini adımlarınla katıldığın medeniyetler tarihi kaldırımlarda açtığın belli belirsiz çiçek yüzünün gezegende açtığı uykulu yara kendin için hiç düşünmediğin şeyler gelip duruyor kapına atak, kaygı, bir miktar bulanma kira, aidat, sgk ke...

ah samet, seni deli çocuk

     karanlıktan yaratılmış arkadaşım samet'le sarı boyalı eski borsa binasının önünden geçiyoruz. ikimizin de kafası iyi. borsa binası sahil yolunun basmane'ye doğru döndüğü köşede bir dekor gibi duruyor. geçen yüz yılın başından kalma binanın bin dokuz yüz seksen dört yılında açılmış bir zaman kapısından geçip sahil yolunun basmane'ye döndüğü köşede bir dekor gibi durmasının sebebi eski ya da sarı olması değil. birkaç sebep var. ikinci sebep eski sarı binanın kemerli pencerelerinin üzerinde asılı duran elektronik tabela. bu üçüncü sebep de olabilir; hikaye yazılırken numaralandırmada bir karışıklık olmuş olabilir, bu önemli değil. önemli olan elektronik devrelerden gelen ve soldan sağa doğru akan yazıların kuru üzüm taban fiyatlarını gösteriyor olması. üstelik ördeklerin kuru üzüm taban fiyatlarına olan etkisinin parametreler arasında olup olmadığını da bilmiyoruz.       samet'le birbirimize bakıp ürperiyoruz. samet'in gece kadar karanlık kafası ge...

Doksanlar üzerine bir hatırlama çabası

1990 1990'da henüz Ballıkuyu'da yaşayan ve dünyayı da Ballıkuyu'dan ibaret sanan bir çocuktum. Saddam Hüseyin Kuveyt'i bu yılın 2 Ağustos'unda işgal etmişti. Ben Galiplerin bahçesinde top oynuyordum. Ballıkuyu'dayken kafanıza bomba düşme ihtimali çok azdı. Ama Kadifekale'nin yamacında oturduğumuz için, Kürtlere bir önlem olarak panzerlerin dar sokaklarda devriye attığını hatırlıyorum ki, panzer altında kalmanız olasılıklar dahilindeydi.  Türkiye her zaman olduğu gibi doksanlarda da çok tehlikeli bir ülkeydi. Evdeki konuşmalardan da dünyada tartışmalı bir şeyler olduğunu seziyordum. Sanırım annem ve babam doğru tarafta insanlardı. Ancak Sabah gazetesini ve Hıncal Uluç'u solcu sandığım zamanlardı da aynı zamanda. O zamanlar solculuğu bir şekilde sesini çıkartan, hakkını arayan insan olarak kodlamıştım kafamda. Cumhuriyet gazetesinin en pahalı gazete olduğunu hatırlıyorum. Cumhuriyet benim gözümde zengin insanların okuduğu bir gazeteydi. Yılar ...

grafik-insan

anlams ı zl ı k ç a ğı nda, anlam ı ö ld ü rmeye ç al ış an biri i ç in, giyotin haz ı rl ı yoruz. galaksinin bat ı sarmal kolunda bir masada kendimizin birka ç metre ö tesine  ikea bardaklar ı n ı n yan ı na hikayelerimizi anlat ı yoruz bilinsin diye ya ş ad ığı m ı z baz ı haritalarda g ö steriliyoruz: mercator projeksiyonu, 38.455169, 27.106692; siz bir ç a ğ demi ş tiniz ama benim ellerim ne bir merdivenle bir ay ışığı n ı n kesi ş ti ğ i yerde bizi almad ı klar ı t ü m kap ı lar ı n e ş i ğ inde k üçü k hesaplar yap ı p  b ü y ü k k ö t ü l ü klerden uzak durmaya ç al ışı rken foto ğ raf ı n ç ekilmi ş gibi elinde k ı r ı k bir pergel kendine bozuk mesafede bir ç ember irkilme, bu insan ı n ç i ç ek a ç mas ı d ı r. birka ç grafikte yaln ı zca  renkli bir ç ubu ğ un belirli bir birimine d üş en pastan ı n bir diliminde bir piksel ravenshead ’ de ya da fort wayne ’ de tallahasse ’ de ya da adelaide ’ da brisbane'de ya d...